Önce ellerinizden ısrarcı bir çocuk gibi kavrıyor inançlı kurşun askerin iç burkan öyküsü. Daha sonra öğreniyorsunuz ki Çanakkale'ye de koşmuş bir kurşun asker. Ve bu öyle bir kurşun asker ki, bilemezsiniz bir aşk nişanesi mi, yoksa yalnızca bilinmeze sürüklenen bir askerin cebinden Andersen'i selamlayan tesirli bir metafor mu? Siz bir sayfa çevirip, inatçı Kereban Ağa'nın Üsküdar yolculuğunu keyifle izlerken, Kereban Ağa'ya ilham olan Jules Verne'in adını kaldırır bir grup Fransız milliyetçisi Bakırköy'deki bir parktan. Bir şair tutuklanır ötede ve ona hayran bir öğrencinin talaşlı paçalarla adımlanan tozlu oyuncak atölyesinde bir Müjdat Gezen yetişiverir. Ve belki pek yakınlarında bu oyuncak atölyesinin o masalsı savaşların acısını, kanının kıvamını ve dehşetini hissettiren asker figürleri satan Japon dükkanı vardır üzerine, ''Harp ü darp insanların inhisarındandır. Oyuncaklar birbirini öldürmezler.'' yazılan, aynı tutsak şair tarafından.
''Çocukluk nedir? Nerededir?'', sorularına cevap olan her öykünün arasında, bir alıntı iliştirir cebimize: ''Bir coşkudur çocukluk, bir umuttur en tazesinden, bir sevgidir saf, dahası bir aşktır en sakınılasından. İster sokakta, ister sıcak, büyük ve güvenli bir aile ortamında geçsin, küçücük mutlulukların cennetidir çocukluk. Kiminde bir çikolataya, kiminde bir oyuncağa, kimindeyse yalnızca bir kucaklamaya bakar, yüzlerine yayılan eşsiz kocaman gülümseyiş. Bir renktir çocukluk. Her çocukluk başka bir renk dünyada... Ve bir oyundur çocukluk. Bir oyun çocukluk...''
Zor çocuklukları işaret eder bizlere, Anne Frank'i ve o eşsiz hayalgücü sayesinde tahtadan atı söğüt dalı, tahtadan atı Kalamış'taki Truva Atı olanları... Tahta atın ''kent oyuncağı'' olmasından ötürü bir küçük serzeniş niteliğinde olan şu Bedri Rahmi dizelerine de yer