Bu kitabı, metni gerçekten anlayarak değil; zorlayarak merak ettiğim için bitirdim. Çünkü çeviriyle sürekli mücadele etmek zorunda kaldım. Anlamsızlaşan cümleler, kopukluklar, duygu taşımayan ifadeler… Bir noktadan sonra metni değil, cümleleri çözmeye çalışıyorsunuz.
İthaki Yayınları baskısı, Dost Körpe çevirisi benim için tam anlamıyla bir hayal kırıklığıydı. Metnin şiirselliği ve atmosferi neredeyse tamamen yok olmuş. Cümleler akmıyor, duygu geçmiyor, anlam yer yer dağılıyor. Böylesine güçlü bir romanın bu kadar zayıf bir çeviriyle sunulması okura karşı ciddi bir özensizlik. Hatta yer yer, bu haliyle basılmasının okura saygısızlık olduğunu düşündüm.
Roman, kitapların yasaklandığı ve itfaiyecilerin kitap yakmakla görevli olduğu distopik bir dünyada geçiyor. Okumak ve kitap bulundurmak en ağır biçimde cezalandırılıyor. Düşünmek tehlikeli, sorgulamak suç.
İtfaiyeci Guy Montag’ın dönüşümü, kitaplarını vermek yerine kendini yakmayı seçen bir kadına tanık olmasıyla başlıyor. “Bir insan neden bunun için ölür?” sorusu zihninde bir çatlak açıyor. O çatlak büyüyor, meraka dönüşüyor. Gizlice bir kitap çalması, aslında kendi içindeki yangını başlatması.
Keşke çevirisi daha iyi olsaydı da bu metni gerçekten hissedebilseydim. Verdiği mesaj güzel olsa da bu kitabın fazla şişirilmiş olduğunu düşünüyorum. Edebi dili ve karakterleri zayıf. Olay örgüsü karışık ve kopukluklar var. Okumasam da olurmuş. Zaman kaybı.
İncir Kuşları, çok ağır ve tarihsel olarak son derece önemli bir trajediyi anlatmasına rağmen, edebi olarak bu yükü taşıyabilecek bir kitap olamamış. Tanıklık anlatısı olarak okunduğunda anlamlı; ama roman iddiasıyla okunduğunda ciddi biçimde zayıf.
Konusu, 1992–1995 Bosna Savaşı sırasında yaşanan gerçek bir hayat hikâyesini merkeze alan Suada adlı bir kızın, ailesinin ve tüm Boşnak halkının maruz kaldığı soykırımı anlatan; roman, biyografi ve anlatı arasında duran bir kitap. Ancak benim gözümde bu metni roman olarak nitelemek zor. Çünkü dil ve anlatım, roman estetiği açısından fazlasıyla basit kalıyor.
20. yüzyılın ortasında, Avrupa’nın göbeğinde böylesi bir soykırıma devletlerin sessiz kalması; savaşın en ağır yükünü ise Sırplar tarafından sistematik tecavüze uğrayan kadınların taşıması, kitabın en can yakıcı ve sarsıcı yanı. Konu itibarıyla insanı derinden yaralayan bir gerçeklik barındırıyor.
Bu savaşın en hassas ve en problemli taraflarından biri olan tecavüz gerçeğini görünür kılması çok önemli ancak anlatım yer yer bu şiddeti edebi bir yüzeysellikle aktardığı için, travmayı temsil etmek yerine sadece bildirmekle yetiniyor. Bu da sarsıntıdan çok donukluk yaratıyor. Acıyı bildirmek başka, onu okurun zihninde ve bedeninde hissedilebilir kılmak başka bir şeydir.
Ne var ki kitabın özellikle ilk 150 sayfasında kullanılan dil, bana İpek Ongun’un gençlik kitaplarını hatırlatacak kadar yüzeysel geldi. Ana karakter ile sevgilisi arasındaki diyaloglar yapay, sahte ve fazlasıyla basit. Bu anlatım tercihi, yaşanan trajedinin ağırlığıyla örtüşmüyor. Konusu gereği sarsıcı olması gereken sahneler, dilin yetersizliği nedeniyle okuyucuya tam anlamıyla geçemiyor. Duygusal yoğunluk, dilin yetersizliği yüzünden yüzeye çarpıp geri dönüyor.
Evet, anlatılanlar insanın içini