Tarih, belki de hiç kimsenin eseri değildir. O, kendi örgüsünü kendi tezgahında, kendisi dokur. İnsanlar, fikirler ve devletler bu tezgahın örgüsünde, onun kanuniyetlerine göre işlenir dururlar. Eğer bu kanuniyetler içinde bir yerimiz, bir misyonumuz varsa ve onu kullanmayı başarabilirsek, tarihin örgütünde renk, şekil veririz. Bu örgüye damgamızı vururuz. Fakat kader, eğer bizi yanlış seçmişse, tarihin örgütünde bıraktığımız, nihayet kanlı bir gölgeden başka bir şey olamaz… 
Yeni devlet kurmak, yeni devletler yaratmak! Bu ilk bakışta bir hayaldir. Ama hayal olduğu kadar bir gelenektir de. Türk tarihi, doğudan batıya kadar, eski dünyanın en önemli uygarlık alanlarında, ilk insan kümeleşmelerinden beri, tahtlar kurmak, tahtlar kaybetmekle gelişmiştir. 
Ben bu çöl kıyısında bir sürgün, bir kenara itilmiş adam değilim. Ben bu çevremdekiler gibi kaderine boyun eğmiş bir adam,bir gölge olamam. Benim yaşayan bir içim, şekillere, merasimlere sığmaz bir varlığım, düşüncelerim, fikirlerim var. Ben yolumun daha başındayım. Aşılacak nice mesafeler, ihtiraslarım ve sınır kabul edilmez bir geleceğim var. Burada paşa benim! Hem de yalnız Trablus paşası da değil…