Saf Aklın Eleştirisi, okunması da anlaşılması da gerçekten çok zor bir kitap. Hegel’in Tin’in Fenomenolojisi ve Heidegger’in Varlık ve Zaman’ı ile birlikte, felsefenin en zor metinleri arasında sayılıyor. Kant’ın dili, kendi dilinde bile son derece karmaşık. Metin başka bir dile çevrildiğinde ise, kavramların tam karşılıkları bulunamadığı için bu zorluk daha da artıyor. Zaten pek çok felsefe tarihçisi de Kant’ı Almanca aslından okumadan tam olarak anlamanın mümkün olmadığını söylüyor.
Benim okuduğum çeviri ise olabilecek en sorunlu çevirilerden biri muhtemelen. Dipnotların olmaması, çevirmenin açıklamalarının metnin içine karışması ve Türkçede karşılığı olmayan kavramların Almanca hâllerinin parantez içinde verilmesi, okuma sırasında sürekli kopmaya neden oluyor. Üstüne bir de anlatım bozuklukları, yanlış bağlaçlar ve Kant’ın bitmek bilmeyen uzun cümleleri eklenince, metni takip etmek gerçekten yorucu bir hal alıyor.
Aslında Kant’ın ele aldığı temel problem ve ne yapmaya çalıştığı ilk bakışta anlaşılmaz değil. Zor olan şey, Kant’ın düşünürken izlediği yolu takip edebilmek. Soruyu nasıl kurduğunu, cevaba hangi adımlarla ulaştığını görmek kolay değil. Ama tam da bu yüzden, metni okurken insan Kant’ın zihninin ne kadar güçlü ve disiplinli olduğunu hissediyor.
Bilginin kaynağıyla ilgili olarak felsefede genellikle iki ana yaklaşım anlatılır. Bir tarafta, kökeni Antik Çağ’a uzanan ve Descartes, Spinoza, Leibniz gibi düşünürlerle şekillenen rasyonalizm vardır; bu görüşe göre bilginin kaynağı akıldır. Diğer tarafta ise Locke ve Hume gibi empiristlerin savunduğu, bilginin ancak deney ve deneyimle elde edilebileceğini söyleyen yaklaşım bulunur. Kant’ın bu noktadaki tavrı çoğu zaman bu iki görüş arasında bir uzlaşma arayışı olarak anlatılır. Ama Kant’ın yaptığı şey bana daha