• Bizi rahatsız eden ya da işimize gelmeyen herhangi bir yaratığın kökünü kazıma biçiminde ortaya çıkan öldürme alışkanlığı arttıkça; kuşlar kendilerini rastlantıyla açıklanamayacak biçimde zehirlerin doğrudan hedefi olarak bulmaktadır.
  • Gel kardeşim, gel beri
    Hey kurt hey kuş hey börtü böcek
    Ah gidenler gelir mi geri
    Açar mı bugün dört bahardır kanayan çiçek
    Demek
    Daha bizim yaşımızda
    İnsanlar ölecek.
  • Bergotte pek uzağımda oturmuyordu; konuşmalarını rahatlıkla duyabiliyordum. O zaman M. de Norpois'nın izlenimini anladım. Gerçekten de tuhaf bir sesi vardı; sesin maddi özelliklerini en çok değiştiren şey, düşünce içermesidir; yan yana gelen seslilerin ahengi, dudak sessizlerinin enerjisi, bundan etkilenir. Konuşma üslubu da öyle. Bergotte'un tarzı, yazıdaki üslubundan tamamen farklı gibi geliyordu bana; hatta söylediği şeyler bile, eserlerini dolduranlardan değişikti. Ne var ki, ses bir maskeden çıkar; bu maskenin altındaki ses, üslupta açıkça görmüş olduğumuz çehreyi başlangıçta bize tanıtmaya yetmez. Bergotte'un, M. de Norpois'dan başkasına yapmacık ve tatsız gelmeyen bir şekilde konuşmaya koyulduğu sohbetin kimi bölümlerinde, ancak uzun bir süre sonra, kitaplarının o şiirsel ve müzikal tarzdaki bölümleriyle tam bir tutarlık fark edebildim. Bergotte bu anlarda, söylediklerinde, cümlelerin anlamından bağımsız bir plastik güzellik buluyordu; insanların konuşması ruhla ilişkili olduğu, ama üslup gibi ruhu ifade etmediği için, Bergotte neredeyse yanlış konuşur gibiydi; bazı kelimeleri ilahi okur gibi telaffuz ediyor, eğer bu kelimelerin altında tek bir imgenin peşinden koşuyorsa, hiç aralıksız, tek bir sesmişçesine, yorucu bir tekdüzelikle, peşpeşe diziyordu. Öyle ki, iddialı, tumturaklı, tekdüze konuşması, sözlerindeki estetik değerin işareti, kitaplarındaki imgelerin tutarlılığını ve ahengi yaratan gücün, sözlü ifadedeki etkisiydi. Başlangıçta bunu fark etmem iyice zor olmuştu; çünkü bu anlarda söyledikleri, tam da Bergotte'a has olduğu için, Bergotte'a ait değilmiş gibiydi. Birçok köşe yazarının sahip çıktığı "Bergotte tarzı"nda bulunmayan, özlü fikirler bolluğuydu; Bergotte'tan okuduğumuz bir sayfanın, asla, gazete ve kitaplardaki yazılarını "Bergotte'vari" imgeler ve fikirlerle süsleyen bu yavan taklitçilerin herhangi birinin yazabileceği bir şey olmamasının bir başka yönü de, bu benzemezlikti muhtemelen; konuşmada bu, bulanık bir şekilde, isli camın ardındaki bir görüntü gibi seçilebiliyordu. Üsluptaki bu fark, "esas Bergotte"un, her şeyden önce değerli ve gerçek bir cevher oluşundan kaynaklanıyordu; her nesnenin özünde saklı olan bu cevheri, bu büyük yazar, dehası sayesinde çekip çıkarıyordu; büyük ozanın amacı da zaten Bergotte'luk yapmak değil, bu cevheri çıkarmaktı. Doğrusunu söylemek gerekirse, Bergotte olduğu için, istemese de Bergotte'luk yapıyordu; bu bağlamda, eserindeki her yeni güzellik, bir nesnede saklı olan, kendisinin çekip çıkarmış olduğu küçük miktardaki Bergotte'luktu. Ama buradan yola çıkarak, bu güzelliklerin her biri, diğerleriyle türdeş ve tanınabilir olduğu halde, yine de kendisini gün ışığına çıkaran keşif gibi, kendine has, özeldi; her biri yeni, dolayısıyla Bergotte tarzı denilen şeyden farklıydı; bu tarz ise, zaten Bergotte tarafından bulunmuş ve kaleme alınmış Bergotte'lukların basit bir senteziydi ve bunlar, dehadan yoksun kimselerin, Bergotte'un başka bir yerde keşfedeceği şeyi tahmin etmelerine kesinlikle imkân tanımıyordu. Bütün büyük yazarlar için bu böyledir; cümlelerinin güzelliği, henüz tanımadığımız bir kadının güzelliği gibi, önceden kestirilemez; yazarın düşündüğü ve henüz ifade etmediği bir dış nesneye –kendisine değil– yönelik olduğu için, bir icattır. Günümüzün bir anı yazarı, pek de öyle görünmeden Saint-Simon'luk yapmak istiyorsa, pekala Villars'ın portresinin ilk satırını yazabilir: "Oldukça uzun boylu, esmer bir adamdı... çehresi canlı, açık, çıkık"; ama "ve gerçekten biraz deli" diye başlayan ikinci satırı bulmasını, hangi determinizm sağlayacaktır kendisine? Hakiki çeşitlilik, gerçek ve beklenmedik unsurların bolluğunda, zaten dopdolu gibi görünen bahar çalısından, bütün beklentilere rağmen fışkıran mavi çiçeklerle dolu daldadır; oysa çeşitliliğin sadece biçimsel taklidi (üslubun diğer bütün özellikleri için aynı mantık yürütülebilir), boşluk ve tekdüzelikten başka bir şey değildir, yani çeşitliliğe en zıt şeydir ve taklitçilerde çeşitlilik yanılgısı yaratması, çeşitliliği hatırlatması, ancak ustalardaki çeşitliliği anlamamış olan kişilerin nezdinde mümkündür.
  •    

    Seccaden kumlardı...
    Devirlerden, diyarlardan
    Gelip göklerde buluşan
    Ezanların vardı.

    Mescit mümin, minber mümin..
    Taşardı kubbelerden Tekbir,
    Dolardı kubbelere "amin"!

    Ve mübarek geceler, dualarımız,
    Geri gelmeyen dualardı.
    Geceler ki pırıl pırıl,
    Kandillerin yanardı!

    Kapına gelenler ya MUHAMMED,
    - Uzaktan, yakından -
    Mümin döndüler kapından!

    Besmele, ekmeğimizin bereketiydi; 
    İki dünyada aziz ümmet,
    MUHAMMED ümmetiydi.

    Konsun yine pervazlara
    Güvercinler; 
    "Hu hu"lara karışsın
    Aminler..
    Mübarek akşamdır; 
    Gelin ey Fatiha’lar, Yasin’ler!

    Şimdi SENİ ananlar, anıyor ağlar gibi..

    Ey yetimler yetimi,
    Ey garipler garibi; 
    Düşkünlerin kanadıydın,
    Yoksulların sahibi..
    Nerde kaldın ey RESUL,
    Nerde kaldın ey NEBİ?

    Günler, ne günlerdi, ya MUHAMMED; 
    Çağlar ne çağlardı:
    Daha dünyaya gelmeden
    Müminlerin vardı..
    Ve bir gün ki gaflet
    Çöller kadardı,
    Halime’nin kucağında 
    Abdullah’ın yetimi,
    Amine’nin emaneti ağlardı!

    Hatice’nin goncası,
    Aişe’nin gülüydün.
    Ümmetin gözbebeği,
    Göklerin RESULÜYDÜN..
    Elçi geldin, elçiler gönderdin.
    Ruhunu ALLAH’a,
    Elini ümmetine verdin.
    Beşiğin, yurdun, yuvan
    Mekke’de bunalırsan
    Medine’ye göçerdin.
    Biz bu dünyadan nereye 
    Göçelim, ya MUHAMMED? 
    Yeryüzünde, riya, inkar, hıyanet
    Altın devrini yaşıyor..

    Diller, sayfalar, satırlar
    "Ebu Leheb öldü"diyorlar:
    Ebu Leheb ölmedi, ya MUHAMMED; 
    Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor!

    Neler duydu şu dünyada
    Mevlid’ine hayran kulaklarımız; 
    Ne adlar ezberledi, ey NEBİ,
    Adına alışkın dudaklarımız! 
    Artık, yolunu bilmiyor; 
    Artık, yolunu unuttu
    Ayaklarımız! 
    Kabe’ne siyahlar
    Yakışmamıştı, ya MUHAMMED,
    Bugünkü kadar!

    Haset gururla savaşta; 
    Gurur, Kaf Dağı'nda derebeyi..
    Onu da yaralarlar kanadından,
    Gelse bir şefkat meleği.
    İyiliğin türbesine
    Türbedar oldu iyi!

    Vicdanlar sakat
    Çıkmadan yarına.
    İyilikler getir, güzellikler getir
    Adem oğullarına!

    Şu gördüğün duvarlar ki
    Kimi Taif’tir, kimi Hayber’dir.
    Fethedemedik ya MUHAMMED,
    Senelerdir.

    Ne doğruluk, ne doğru; 
    Ne iyilik, ne iyi..
    Bahçende en güzel dal,
    Unuttu yemiş vermeyi.
    Günahın kursağında
    Haramların peteği!

    Bayram yaptı yabanlar; 
    Semave’yi boşaltıp
    Save’yi dolduranlar.
    Atını hendeklerden-bir atlayışla-
    Aşırdı aşıranlar.
    Ağlasın Yesrib,
    Ağlasın Selman’lar!

    Gözleri perdeleyen toprak,
    Yüzlere serptiğin topraktı.
    Yere dökülmeyecekti, ey NEBİ,
    Yabanların gözünde kalacaktı!

    Konsun yine pervazlara
    Güvercinler; 
    "Hu hu"lara karışsın
    Aminler.
    Mübarek akşamdır; 
    Gelin ey Fatiha’lar, Yasin’ler!

    Ne oldu, ey bulut,
    Gölgelediğin başlar? 
    Hatırında mı, ey yol,
    Bir aziz yolcuyla
    Aşarak dağlar taşlar,
    Kafile kafile, kervan kervan
    Şimale giden yoldaşlar!

    Uçsuz bucaksız çöllerde,
    Yine, izler gelenlerin,
    Yollar gideceklerindir.

    Şu tekbir getiren mağara,
    Örümceklerin değil; 
    Peygamberlerindir, meleklerindir.
    Örümcek ne havada,
    Ne suda, ne yerdeydi.
    Hakkı göremeyen 
    Gözlerdeydi!

    Şu kuytu, cinlerin mi; 
    Perilerin yurdu mu? 
    Şu yuva-ki bilinmez,
    Kuşları hüdhüd müdür,
    Güvercin mi kumru mu? 
    Kuşlarını bir sabah,
    Medine’ye uçurdu mu?

    Ey Abva’da yatan ölü,
    Bahçende açtı dünyanın 
    En güzel gülü; 
    Hatıran, uyusun çöllerin
    Ilık kumlarıyla örtülü!

    Dinleyene, halâ,
    Çöller ses verir:
    "Yaleyl! " susar,
    Uğultular gelir.
    Mersiye okur Uhud,
    Kaside söyler Bedir.
    Sen de, bir hac günü,
    Başta MUHAMMED, yanında Ebubekir; 
    Gidenlerin yüz bin olup dönüşünü
    Destan yap, ey şehir!

    Ebubekir’de nur, Osman’da nurlar.
    Kureyş uluları, karşılarında
    Meydan okuyan bir Ömer bulurlar; 
    Ali’nin önünde kapılar açılır,
    Ali’nin önünde eğilir surlar.
    Bedir’de, Uhud’da, Hayber’de
    Hakk’ın yiğitleri, şehit olurlar.

    Bir mutlu günde, ki ölüm tatlıydı; 
    Yerde kalmazdı ruh.. kanatlıydı.

    Konsun-yine-pervazlara
    Güvercinler; 
    "Hu hu"lara karışsın
    Aminler.
    Mübarek akşamdır; 
    Gelin ey Fatiha’lar, Yasin’ler!

    Vicdanlar, sakat çıkmadan,
    Ya MUHAMMED, yarına; 
    İyiliklerle gel, güzelliklerle gel
    Adem oğullarına!

    Yüreklerden taşsın
    Yine, imanlar! 
    Itri, bestelesin Tekbir’ini; 
    Evliya okusun Kur’an’lar! 
    Ve Kur’an’ı göz nuruyla çoğaltsın
    Kayışzade Osman’lar!

    Naatını Galip yazsın,
    Mevlid’ini Süleyman’lar! 
    Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle
    Geri gelsin Sinan’lar! 
    Çarpılsın, hakikat niyetine
    Cenaze namazı kıldıranlar!

    Gel, Ey MUHAMMED, bahardır.
    Dudaklar ardında saklı
    Aminlerimiz vardır! ..
    Hacdan döner gibi gel; 
    Mirac’dan iner gibi gel; 
    Bekliyoruz yıllardır!

    Bulutlar kanat, rüzgar kanat; 
    Hızır kanat, Cibril kanat,
    Nisan kanat, bahar kanat; 
    Ayetlerini ezber bilen
    Yapraklar kanat..
    Açılsın göklerin kapıları,
    Açılsın perdeler, kat kat! 
    Çöllere dökülsün yıldızlar; 
    Dizilsin yollarına
    Yetimler, günahsızlar! 
    Çöl gecelerinden, yanık
    Türküler yapan kızlar
    Sancağını saçlarıyla dokusun; 
    Bilal-i Habeşi sustuysa
    Ezanlarını Davut okusun!

    Konsun-yine-pervazlara
    Güvercinler; 
    "Hu hu"lara karışsın
    Aminler..
    Mübarek akşamdır; 
    Gelin ey Fatiha’lar, Yasin’ler!
  • Gel kardeşim, gel beri
    Hey kurt, hey kuş, hey börtü böcek!
    Ah gidenler gelir mi geri?
    Açar mı bugün dört bahardır kanayan çiçek
    Demek
    Daha bizim yaşımızda
    İnsanlar ölecek.
    Enver Gökçe
    Sayfa 45 - 1943/dergilerde kalanlar
  • I

    Haydarpaşa garında
    1941 baharında
    saat on beş.
    Merdivenlerin üstünde güneş
    yorgunluk
    ve telaş.
    Bir adam
    merdivenlerde duruyor
    bir şeyler düşünerek.
    Zayıf.
    Korkak.
    Burnu sivri ve uzun yanaklarının üstü çopur.
    Merdivenlerdeki adam
    -Galip Usta-
    tuhaf şeyler düşünmekle meşhurdur:
    «Kaat helva yesem her gün» diye düşündü
    5 yaşında.
    «Mektebe gitsem» diye düşündü
    10 yaşında.
    «Babamın bıçakçı dükkanından
    Akşam ezanından önce çıksam» diye düşündü
    11 yaşında.
    «Sarı iskarpinlerim olsa
    kızlar bana baksa»
    diye düşündü
    15 yaşında.
    «Babam neden kapattı dükkanını?
    Ve fabrika benzemiyor babamın dükkanına»
    diye düşündü
    16 yaşında.
    «Gündeliğim artar mı?» diye düşündü
    20 yaşında.
    «Babam ellisinde öldü,
    ben de böyle tez mi öleceğim?»
    diye düşündü
    21 yaşındayken.
    «İşsiz kalırsam«diye düşündü
    22 yaşında. «İşsiz kalırsam» diye düşündü
    23 yaşında. «işsiz kalırsam» diye düşündü
    24 yaşında.
    Ve zaman zaman işsiz kalarak
    «İşsiz kalırsam» diye düşündü
    50 yaşına kadar.
    51 yaşında «İhtiyarladım.» dedi
    «babamdan bir yıl fazla yaşadım.»
    Şimdi 52 yaşındadır.
    İşsizdir.
    Şimdi merdivenlerde durup
    kaptırmış kafasını
    düşüncelerin en tuhafına:
    «Kaç yaşında öleceğim?
    Ölürken üzerimde yorgan olacak mı? »
    diye düşünüyor
    Burnu sivri ve uzun.
    Yanaklarının üstü çopur.

    Denizde balık kokusuyla
    döşemelerde tahtakurularıyla gelir
    Haydarpaşa garında bahar.
    Sepetler ve heybeler
    merdivenlerden inip
    merdivenleri çıkıp
    merdivenleri tutuyorlar.
    Polisin yanında bir çocuk
    -tahminen beş yaşında-
    iniyor merdivenleri.
    Nüfusta kaydı yok
    fakat ismi Kemal.

    Merdivenleri bir heybe çıkıyordu
    bir halı bir heybe.

    Merdivenlerden inen Kemal
    yapa yalnızdı
    -kundurasız ve gömleksiz-
    ortasında kainatın.
    Açlığından başka bir şey hatırlamıyor
    bir de hayal meyal
    karanlık bir yerde bir kadın.
    Merdivenleri çıkan heybenin
    kırmızı,mavi,siyahtı nakışları.
    Halı heybeler
    ata, katıra, yalıya binerlerdi eskiden,
    şimdi şimendifere biniyorlar.

    Merdivenleri bir kadın iniyor.
    Çarşaflı
    şişman
    Adviye Hanım.
    An-asıl Kafkasyalı
    1311’de kızamık
    1318’de gelin oldu.
    Çamaşır yıkadı.
    Yemek pişirdi.
    Çocuk doğurdu.
    Ve biliyor ki öldüğü zaman
    bir şal koyacaklar tabutuna
    selatin camilerinden
    Bir damadı imamdır.

    Merdivenlerin üstünde güneş
    bir baş yeşil soğan
    ve bir insan:
    Ahmet Onbaşı.
    Balkan Harbine gitti.
    Seferberlikte gitti.
    Yunan Harbinde gitti.
    «Ha dayan hemşerim sonuna vardık«
    sözü meşhurdur.

    Merdivenlerden bir kız çıkıyordu.
    Çorapta çalışır.
    -Tophane caddesi,Galata-
    Atifet on üç yaşındadır
    Galip usta baktı Atifet’e,
    «Evlenseydim eğer
    torunum olurdu bu kadar»
    diye düşündü.
    «Çalışırdı, bana bakar»
    diye düşündü.
    Sonra birdenbire aklına Şevkiye geldi.
    Emin’in kızı.
    Mavi mavi gözleri vardı.
    Geçen sene daha adet görmeden
    Şahbaz’ın arsasında bozmuşlardı.

    Sepetler ve heybeler
    merdivenlerden inip
    merdivenleri çıkıp
    merdivenlerde duruyorlar

    Ahmet onbaşı
    -yine askerdi-
    yetişti halı-heybeye.
    Öptü elini.
    Halı-heybe
    Ve mavi mintan,palto,siyah şalvar
    Ve keten lastik iskarpinler,
    Fötür şapka,sakal
    Ve lahuri şal
    Kuşak
    Onbaşının omzunu okşayarak:
    «-Hayıflanma birkaç kalem borç için« dedi,
    «hane halkını sıkıştırmayız.
    Yalnız biraz faiz biner.«


    Haydarpaşa koynunda
    Martılar inip kalkıyor
    Denizde leşlerin üstünde.
    İmrenilir şey değil
    Martıların hayatı.

    Garın saati
    Üçü beş geçiyor.
    Siloların orda
    Buğday yüklüyorlar
    İtalyan bandıralı bir şilebe.
    Ayrıldı onbaşıdan halı-heybe
    gara girdi.
    Merdivenlerde güneş
    yorgunluk
    ve telaş
    ve altın başlı kelebek ölüsü var.
    Kocaman insan ayaklarına aldırmadan
    Bembeyaz,upuzun taşın üstünde
    taşıyor karıncalar kelebeğin ölüsünü.
    Adviye Hanım
    Sokuldu polis efendiye.
    Bir şeyler konuşuldu.
    Okşadı çocuk Kemal’i.
    Ve hep beraber
    karakola gittiler.
    Ve her ne kadar
    bir daha görülmeyecekse de
    hayal meyal
    karanlık bir yerlerde hatırlanan kadın
    çocuk Kemal
    yapayalnız değil artık ortasında kainatın.
    Bir parça bulaşık yıkayıp
    Biraz su taşıyacak
    Ve Adviye Hanımın dizi dibinde yaşayacak.

    Merdivenleri mahkumlar çıkıyordu.
    Şakalaşıp
    gülüşerek.
    Üç erkek
    bir kadın
    ve dört jandarma.
    Erkekler kelepçeli
    kadın kelepçesiz
    jandarmalar süngülü.

    Merdivenler üstünde bir kayısı gülü
    Bir cıgara paketi
    Bir gazete kadı.

    Mahkumlar durakladı.
    Jandarma Hasan
    Tokalaştı Ahmet Onbaşıyla.
    Jandarma Haydar
    Aldı yerden boş paketi
    Soktu cebine.
    Ve mahkum kadın
    boynuna atılan Atıfet’i
    öptü iki yanağından.
    Eğilip baktı kelepçeli Halil
    kayısı gülünün yanındaki gazete kadına:
    «Tek sütunluk bir nefer.
    Üniforması belli değil.
    Tıraşı uzun.
    Beyaz sargılar var başında.
    Sargılarda kan.
    Sonra tayyareler
    -kanatlı köpek balıkları gibi-
    «pike bombardıman«
    diye yazıyor.

    Sonra bir liman:
    Küçük, beyaz daireler çizili üzerinde.
    İsmini okuyamadı,
    Mürekkebi gaz lekesi dağıtmış.«

    Üç bayan
    çıkar merdivenleri koşarak
    -sivri külahlarıyla
    mantar iskarpinleriyle-
    banliyö yolcuları.

    Kelepçeli Süleyman
    Bayanları gördü.
    Genç bir kadın geçirdi yüreğinden.
    Kayısı gülünü nişanlayıp
    Tükürdü.
    Kelepçeli Fuat
    Seslendi Galip Ustaya:

    «--Usta.
    yine tuhaf şeyler düşünüyorsun.»
    «--Düşünüyorum evlat.
    Geçmiş olsun.»
    «--Eyvallah usta..
    Düşünmek değiştirmez hayatı.»

    Fuat
    tersanede tesviyeci,
    19 yaşında girdi hapise
    üç arkadaş perdeleri indirip
    bir kitap okudukları için.
    Ve yatıyor iki yıldır.
    Şimdi içerilere gönderiyorlar.

    Galip Usta
    bu sefer
    dehşetli bir şeyler düşünerek
    bakıyor kelepçesine Fuat’ın,
    bugüne dek
    farkına varmadan biriken şeyler
    yığınla
    üst üste
    hep beraber
    tıkacını atan bir çeşme suyu gibi
    bulanık
    berrak
    akıyordu kafasının içini doldurarak:
    «Ne kadar çok fabrika var İstanbul’da,
    Türkiye’de ne kadar çok,
    dünyada ne kadar çok, sayılamayacak kadar.
    Dün akşam tornacı Ayyaş Kadir’in
    Ölüsünü buldular
    üniversite kapısında
    — bayılmış kız, talebelerden biri –
    Ne kadar çok kayış, kasnak
    ne kadar çok volan
    ne kadar çok motor
    dönüyor, ha babam dönüyor, ha babam dönüyor, dönüyor,
    ne kadar çok adam, ne kadar çok adam
    işsiz kalırsam, diye düşünüyor,
    Mürettip Şahap Usta kör oldu
    dileniyor matbaalarda.
    Dokuma tezgâhları, fireye tezgâhları, torna tezgahları,
    şahmerdanlar, merdaneler,
    pulanyalar,
    pulanyalar,
    pulanyalar,
    ---Galip Usta pulanyacıydı.---
    Kim bilir dünyada ne kadar
    ne kadar çok issiz var.
    Ama askere almışlardır.
    Asker olunca işsiz adam
    artık işsiz sayılmaz mı?»

    «--Yine derinlere daldın ustam.»

    Galip Usta dokumdu Fuat’ın kelepçesine:
    «--Allah sonsumuzu…
    «-- ürktü kendi sesinden
    ….hayreyleye evlat,»
    dedi.
    İnce siyah bıyıklarıyla Fuat
    gülümsedi:
    «--- Hayırdır mutlak sonumuz..»

    Ustanın çipil gözleri ıslak
    titriyor uzun burnu.
    Ve etrafa belli etmeden
    koydu Fuat’ın cebine
    elli beş kuruşundan yirmi kuruşunu.

    Garın saati on beşi sekiz geçiyor.
    I5:45’de kalkar bu tren
    Üçüncü mevki bekleme salonunda
    oturup
    dolaşıp
    uyuyorlar yüzükoyun
    Kalkacak herhangi tirenle ilgileri yok.

    Baskıcı Ömer
    sakalı avuçlarında
    betonun üzerinde çıplak ayakları
    oturuyor iki büklüm sabahtan beri.
    Ve yine sabahtan beri Ömer’in Önünde
    aşağı, yukarı, ileri, geri
    volta vuruyor Recep.
    İnce uzun kotları kalkıp inip
    görünmez bıçakları atıp tutar gibi elleri
    Ali malının masanın üzerinde yatıyor yüzükoyun
    sırtı yarılmış gömleğinin
    kumral başı bileklerimde.
    Üçüncü mevki bekleme salonunda
    oturup
    dolaşıp
    yüzükoyun uyuyorlar
    Kalkacak herhangi tirenle yok alakaları

    Aysel :
    Yaşıı belli değil.
    Belki on üç, belki yirmi.
    Esmer
    Kuru.
    Kur...
    Necla:
    on beş yatında var yok.
    Burnu kıpkırmızı
    yüzü değirmi.
    Ve insanı şaşırtacak katlar büyük
    yeşil empermablin altında memeleri
    Vedat :
    18 yaşımda.
    Top ense, altı oklu beyaz kıravat
    ve sivilceler.
    Vedat konuşuyor:
    «--Hiçbir yere benzemez. Bursa hamamları.
    Hele Ferahfeza
    Bahçe içinde bir otel.
    Müşteriler temiz.
    Vizite üç papel.
    Biri patrona kalıyor,
    Geçen sene bir Ermeni kızı götürdüm,
    Kurnazdır Ermeni milleti
    bizim Türklere benzemez.
    Dünyalığı düzeltti.
    Drahoması tamam.
    Mâlum ya gâvur âdeti.
    Şimdi nişanlıdır.»
    Aysel sordu:
    «--Sana ne vereceğiz.?»
    «--Ben beşer kâat alırım patrondan
    hesabınıza,
    komisyon.

    Mevsimidir,
    kızlar bir tutarsanız;
    günde on beş kere
    belki daha çok.
    Bir hesapla ne eder?
    Has malları görsün Bıırsa’nın gözü.
    Kadıköylüdür diye yazdı gazeteler
    İstanbul kızlarının en güzelleri.»

    Sabahtan beri
    ilk defa
    doğruldu olduğu yerde baskıcı Ömer.
    Seslendi Recep’e:,
    «--Bir cıgara ver.»
    Hızla önümden geçti Recep
    ve dönerken
    fırlattı cıgarayı.

    Babası müftüydü baskıcı Ömer’in.
    Evin içinde kuka teşbihler, kılaptan seccadeler.
    el yazma müzehhep Mushafları hattat Osman’ın:
    fakat bir tek han hamam tapusu
    bir tek konsilit.
    bit tek Hicaz demiryolu tahvili yoktu.
    Müftü Elendi bembeyaz, şişman bir adam
    Ömer hastalıklı bir çocuktu.
    Arabi öğrenemedi.
    Farisi, öğrenemedi.
    Ahmetliye kitabında cennet kapılarına bakıp
    «--tıpkısıydı bunlar Dolmabahçe kapısının»
    başladı nakışları çizmeye
    Müftü vefat etti Meşrutiyetten evvel.
    Meşrutiyette kadınlar dağıldılar
    seccadeleri ve tesbihleri götürerek.
    O hengâmede
    Ömer yirmi yaşındaydı demek.
    Hattat Osman’ın’ mushaflarını Parizyana’da yedi.
    Gönüllü asker oldu Balkan Harbinde.
    Seferberlikte esir düştü,
    döndü ve başladı Kalpakçılar başında baskıcılığa.
    Ahmediye’nin Firdevs kapılarındaki nakışlar
    patiskalar üzerinde açılmaya başladılar..

    Tahta kalıp ,
    tahta kaşık
    tahta dükkan
    ve akşamları şarap dolu kırmızı testi
    ve esaretten kalma biraz gulamperesti
    bahtiyar yaşıyordu müftü zade Ömer Efendi.
    Ta ki İtalya’dan
    hazır kâat modeller gelene kadar.
    Zira kâat modeller
    kepenklerini baskıcı dükkânlarının
    kapadı birer birer,
    bir daha açılmamak üzere.

    Recep yine hızla geçip
    dönerken.
    fırlattı kibriti Ömer’e.
    Ali masanın üstünde yatıyor yüzükoyun
    sırtı yarılmış gömleğinin.

    Aysel su dökmeye gitti.
    Necla dedi ki Vedat’a :
    «-- Kardeşim
    götürmeyelim bu sıska kızı.
    Belsoğukluğu var.
    İzmit’te aldı geçen sene.
    Her tarafı akıyor bunun.
    Hem inanma yalan
    Kadıköylü değildir.»

    Denizde balık kokusu
    döşemelerde tahta kurularıyla gelir
    Haydarpaşa garında bahar.
    Üçüncü mevki bekletme salonunda
    tahta kanepelere değil
    kapıya yakın
    duvarın dibine
    betona çömelmişler,
    mavi düğmeler mintanlarında
    dizleri parçalanmış sarı şayak poturlarının,
    kırmızı sakallı iki Bulgarya muhaciri.
    Öfkesiz, kederiyle konuşuyor, biri :

    «--Yövmilbeter,
    beterden beter.
    Sonra yeter.
    Paranın, tuncu.
    İnsanın piçi.
    Hepsi mi ama
    iyisi de var.»

    Dışarda
    peronların orda kalktı 15:45 katarı.
    Bu tiren
    yataklı vagonuna rağmen
    tirenlerin en külüstürüdür,
    altı kuruşluk cıgara gibi bir şey.

    Galip Usta selametleyip mahkûmları
    girdi üçüncü mevki bekleme salonuna.
    Oturdu baskıcı Ömer’in az ötesine.
    Ali masanın üzerinde yatıyor yüzükoyun.
    Recep ansızın durdu önünde ölü kaloriferin,
    ibreyi soğuktan sıcağa, sıcaktan soğuğa çevirdi,
    sonra bir tekme attı borulara,
    sonra bağırdı avaz avaz:
    «--Kesmeli yeryüzünde tekmil çıfıtları.
    Tez gel bre Hitler Amca nerdesin?»

    Kaçakçıydı Recep
    ve sabahtan beri gelmeyen Moiz
    eroin getirecekti. Galip Usta ne dost ne düşmandı Hitler’e.
    Fakat Recep’e kızdı.
    Baktı Bulgaryalı muhacirlere.
    Yine aynı öfkesiz kederiyle konuşuyordu
    kırmızı sakallılardan biri :
    «--…..gider İbrahim Peygambere der ki herif
    kargalar gördüm,
    gübreden kalkıp,
    dallara konup,
    ezanlar okuyorlar.
    Bir adam gördüm
    oturmuş derenin başına;
    yol vermiyor aksın
    içiyor tekmil suyunu
    Geyikler gördüm;
    kaçıp girmezler,
    koşarlar peşinden avcının
    vur, diye ille bizi...
    İbrahim Peygamber der ki herife :
    O kargalar ki gördün
    imamlar, hocalardır.
    Gübredir mekânları,
    okurlar ezanları...
    Düvellerdir dereyi içen adam;
    halkın kanını içer,
    doymazlar, içer içer,
    bırakmazlar ki aksın
    dere bildiği gibi.
    Gördüğün geyikler günahlarımızdır:
    koşarlar avcılara.
    Avcılar: para.»

    Ali masanın üzerinde yatıyor yüzükoyun
    sırtı yarılmış gömleğinin
    kumral başı bileklerinde.
    Recep bağırdı :
    «--Burası sabahçı kahvesi mi, otel odası mı be
    Delikanlı uyan»
    Ali kımıldamadı.
    «--Sana diyoruz.» ‘
    Ali kımıldamadı.
    Ali cevap vermedi Recep’e.
    Tuttu delikanlıyı Recep
    çevirdi arka üstü.
    Ali’nin başı düştü.
    Ali çoktan ölmüştü.