• O günkü duruşmayı unutamıyorum. Aralarında Yaşar Kemal, Gencay Gürsoy, Orhan Pamuk,Ahmet Altan , Şanar Yurdatapan, Nilüfer Göle gibi ülkemizin tanınmış bir çok sanatçısı ve bilim insanı İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde Terörle mücadele Yasası,yani, meşhur 8.Madde'yle yargılanıyordu.Bu maddeden yargılanan bir sanatçı dostumuzun yapıtının altına hepimiz imzamızı atıp " Bu sanatçıyı yargılıyorsanız, bizi de yargılayın; onu hapse atacaksanız,bizi de atın!" diyerek bir anlamda mahkemeye kendimizi ihbar etmiştik. Ve mahkeme de mecburen bize de dava açmış ve ifadelerimizi almak için bu duruşmaya çağırmıştı.
    Salonda büyük bir medya ordusu vardı. Sanatçılar, bilim insanları bunu fırsat bilerek çok etkili ve dikkat çekici savunmalar yapıyorlardı. Kimisi bir anısını anlatıyor, kimisi şiir okuyor, kimisi geçmişte özgürlük mücadelesi vermiş kahramanları anarak savunmasına başlıyor ve bu duruşmanın bir gün tarihe geçeceğini vurgulayarak, savunmasını bitiriyordu. Sıra, oyuncu ve tiyatro yönetmeni Mahir Günşiray'a gelmişti. O da boş durur mu... Son derece etkili ve teatral jestlerle, Franz Kafka'nın, "DAVA" adlı romanından bir bölüm okuyarak başladı savunmasına;
    "Siz kim oluyor da bizi yargılıyorsunuz? Bu mahkemenin anlamı nedir? Siz önce kendinizi yargılayın. Nedir bu oyun? Son verin artık bu saçmalıklara... Nedir, bu soytarılık?..."
    Salonda çıt çıkmıyordu... Bütün kameralar Mahir Günşiray'a dönmüştü. Yüzünde flaşlar patlıyordu. Mahkeme heyeti son derece şaşkındı. Kısa bir sessizlik oldu. Günşiray, romanın o bölümünü bir daha okudu. Çok etkilenmiştik savunmasından. Mahkeme Başkanı hâkim, öfkeyle susturdu Mahir Günşiray'ı:
    "Ne demek istiyorsunuz siz? Biz burada oyun mu oynuyoruz? Siz şimdi bize soytarı mı demek istiyorsunuz?"
    Salonda kısa bir dalgalanma olmuştu. Kimse hâkimin bu denli öfkeleneceğini hesaplayamamıştı. Belli ki soytarı sözcüğü hakimin çok ağırına gitmişti. Yüzü hiddetten kıpkırmızı,ikide bir aynı şeyi tekrarlıyordu:
    "Biz burada oyun mu oynuyoruz? Ne demek soytarı? Bu mahkemeye düpedüz hakaret..."
    "Yaz kızım!" dedi hâkim, önünde oturan zabıt kâtibesi kıza: " Sanık Mahir Günşiray mahkeme heyetine hakaret etmiştir..."
    Mahir Günşiray hâkimin öfkesini biraz olsun yumuşatmak için söz hakkı istedi. Hâkim " Evet,konuşun," anlamında bir hareket yapınca, sanatçı kendisini şu sözlerle savundu:
    " Söylediğim sözler bana ait değildir. Franz Kafka'nın 'Dava' adlı romanından bir bölümdür. Mahkemeye hakaret kastım yoktur."
    Hâkimin öfkesi dinecek gibi değildi. Önündekk dosyalara elinin tersiyle vurarak, "Kafka mı, o mu demiş bize,soytarı, diye; kim bu Kafka ne hakkı var yüce mahkemeye hakaret etmeye?!" Diye bağırdı...
    Mahir Günşiray biraz şaşkın ama çok da tedirgin bir sesle:
    "Ünlü romancı efendim.Franz Kafka..."
    "Nerede yaşıyor bu adam?"
    Salondan, " Yaşamıyor, öleli çok oldu" gibi hafiften sesler yükseldi, ama hâkim duyacak gibi değildi. Duysa bile öylesine öfkeliydi ki, öldüğüne inanmazdı zaten... Sinirli bir şekilde zabıt kâtibesi kıza yine dönerek:
    " Yaz, kızım! Kafka adlı şahıs derhal bulunacak,mahkemeye çağrılıp ifadesi alınacak!"
  • • Ölüm hep yakınında olur Orhan Veli’nin. 1939 yılında, arkadaşı Melih Cevdet Anday’la birlikte araba kazası geçirir. Anday’ın kullandığı araba Çubuk Barajı’ndan aşağı yuvarlanır. Bu olayın sonucunda yirmi gün komada kalır. II.Dünya Savaşı’nın neden olduğu gerginlik nedeniyle uzatılan askerlik görevini, 1942’den 1945 yılına kadar Gelibolu’nun Kavak Köyü’nde yapar. Orada da önemli bir kaza geçirerek ölümden kıl payı kurtulur. Attan düşer, ama birkaç günlük istirahatla düzelir.

    10 Kasım 1950’de bir haftalığına gittiği Ankara’da belediyenin kazdığı bir çukura düşer ve başından hafifçe yaralanır. İki gün sonra İstanbul’a döner. Orhan Veli’nin biyografilerinin neredeyse hepsinin son paragrafında, bir arkadaşının evinde öğle yemeği yerken fenalık geçirdi, hastahaneye kaldırıldı yazar. Orhan Veli, 14 Kasım 1950 Salı günü, Avukat Muzaffer Gençay Hanım’ın, kızkardeşi Nejat ile beraber yaşadığı evinde fenalaşır. Muzaffer Gençay, Zeliha Tuna’ya Orhan Veli’nin evinde geçirdiği son saatleri şöyle anlatır: “Önceki akşam kalabalık bir yemek vardı. Şiirler okundu, sohbet edildi. Orhan o gece bizde kaldı. Kanepede yatarken uyuyor zannettik. Bir terslik olduğunu anlayınca Nejat’ın ödü koptu, ortalığı velveleye verdi."
    Sabahattin Eyüboğlu, Orhan Veli’nin ölümünden iki gün sonra Mahmut Dikerdem’e yazdığı mektupta şunları yazar :

    “Biraz evvel Pertev Boratav’la morgda öğrendik. Ölüm nedeni kronik alkolizmden mütevellit beyin kanaması. Üç gündür dört-beş arkadaş ne korkunç bir ölüm kırtasiyesiyle uğraştığımızı tasavvur edemezsin. Elalem Orhan’ın şiirini nihayet anlamaya çalışırken, biz cesedini gömebilmek için akla karayı seçiyoruz. Korkunç iftiraların önlenmesi için, bir bulut kadar temiz olan Orhan’ın didik didik edilmesi icap etti.”
  • Ötenaziye inanan ender hekimlerden biri olan yakın dostum Profesör Gencay Gürsoy’a çoktan vasiyet ettim bunu. Üzüldü duraksadı. Bir süre sustuktan sonra , “ bu hafta içinde bana böyle bir vasiyette bulunan ikinci kişisiniz.” dedi. Birinci kişi sevgili arkadaşım Aziz Nesin’miş. Aziz ölünce ,”işin kolaylaştı; artık bir kişi kaldı” dedim.
    Mina Urgan
    Sayfa 64 - Yapıkredi Yayınları 52. Basım
  • Bir kitap ne kadar acıtabilir?
    Satırların arasında kayboldum.
    Sözcükler içime işledi. hem ağladım hem güldüm. Sürekli yarım bırakıp kendime gelip öyle devam ettim bu kitaba. Kitabı her gördüğümde hüzün kaplıyor içimi.
    Kitabı bilmeyen en azından adını duymayan yoktur herhalde. Kitap o kadar güzeldi ki gerk bölüm başları gerek şarkıları... Bu kitap sayesinde çok güzel şarkılar çok özel insanlar tanıdım. Kim mi¿
    Tilkilerini sevdikleri için çalıştıran,
     ölüme şarkılar söyleten,
    ağlamanın gerçek manasını öğreten,
     çok fazla konuşmayan ama bir sözcüğüyle binlerce düşüncelere sokan,
    Gidişlerini sevdiğimiz,
    Ölüme fısıldayan adam...
    O kadar değişik, o kadar özel, o kadar kendine hastın ki Özgür GENCAY
    Daha fazla onun hakkında konuşmak istemiyorum zira her bahsi geçtiğinde göğüsüme okyanusun dalgaları çarpıyor,
    boğuluyorum...
    Bir kitabın her karakterine aşık olabilir mi bir insan?
    Özellikle de Pınar,
    O kadar içime işledi ki, o naifliği, o kibarlığı , o fedakarlığı o kadar özeldi ki!
    Bazen sadece pınarın bağıramayan sesi olmak istiyorum.
    Anıl ah anıl ah, aşkı sevgisi benim için o kadar buruktu ki :') Anıl gibi güzel seven insanların hayatta olma ihtimalini bile o kadar sevdim ki.
    Ve Yosun Albağlar
    Daha yürüyemiyorken koşmaya çalışan hatta uçmaya göz koyan, daima bir denizkızı olmak isteyen, küçuk aptal balık.
    İlk başta yosunu sevmiyordum. Bence hiç bir şey ölümü istemeye sebep olmamalıydı.
    Ama sonra yaşadıklarını ögrenince psikolojisinin bozulmasına hak veriyorum.
    Ve
    O son
    Kitabı elimden fırlatıp ağlamaya başladım. O kadar dokundu ki yüreğime , inanmak istemedim.
    BALIK OLUP O SONU UNUTMAK İSTİYORUM.
  • Sen muhteşem bir detaysın Özgür Gencay.

    Tereddüt ile aldığım soluksuz okuduğum hatta ve hatta ezberlediğim tek kitapsın. Neden mi?

    Bir adam düşünün doğuştan çekik gözlü çok güzel gülümseyen, zekası ile sizi hayran bırakan ve çok güzel seven bir adam evet bu bizim Özgür Gencay'ımız.

    Yaşayamadığı hayata son vermek isteyen Yosun'un hayatına bir mucize gibi giren o güzel adam.

    Ve ikisinin mükemmel macerası. Ne güzel sevdiler birbirlerini. Ne güzel balık oldu Yosun. Ve sen boğulmak istediğim o güzel okyanus. Kalbine Pınar'ı ruhuna Yosun'u katan güzel adam. Sevmesi bile bir mucize gibi olan adam. İyiki girdin hayatımıza. Umutsuzluğa ışık oldun.


    Ve ana kuş Büşra... Yine mükemmel bir kitap yine sen. Ne güzel yazıyorsun kuşum. Ne güzel adamlar ne güzel karakterler bunlar. Sen ne güzel insansın.