"Sen Kâbe'den gelen bir hacı değilsin, sen şeytanın yeryüzünde bir tür elçisisin," dedi.
Ve Fettah Efendi daha derin bir hınç ve kendinden geçen bir şiddetle onun arkasından,
"Sen iblisin öz kızısın. Yakında kirli bedenini şeriat ateşiyle temizleyeceğiz,"
diye haykırdı.
İhtiyarda öyle bir kuruluk, bütün insanlıkta, hatta dinde sığınak ve dayanak aramanın boş bir hayal olduğunu gösteren öyle hain ve alaycı bir zulüm vardi ki, Aliye önce ağzını açıp Hacı Fettah Efendi'nin temsil ettiği her şeye lanet etmek arzusunu duydu. Sonra kendi de nasıl olduğunu belirleyemeyeceği bir düşünce zinciriyle mevlit akşamını hatırladı. Hayır, din bu değildi, bu çirkin ve kaba Hacı Fettah Efendi'nin temsil ettiği şey değildi. Din, nurlar içinde sonsuz bir rahmetin, şefaatin görünüşüydü. Kundakta ümmeti için şefaat isteyen peygamberin, asi ümmetine sığınak olan büyük Muhammet'in diniydi, Hacı Fettah Efendi, din perdesine bürünmüş, dünya yüzünde şeytanın insanları üzmek için gönderdiği bir temsilciydi.
Yunan kumandanına nasıl kendisini satacağını, düşmanlarını nasıl birer birer kahredeceğini düşünerek kirli hınçlarla sarhoş olan Hacı Fettah Efendi, Kantarcıların Hüseyin Efendi'nin oğlu Uzun Hüseyin Efendi'nin böyle bir günde nasıl olup da yanında olmamasına şaşıyordu. Mutlak, yine geceyi o maarif müdürüyle karı oynatarak, içerek geçirmişti. Fettah Efendi sırası gelince onlara da gösterecekti. Ahlaki bir temizlik yapmaya karar vermişti. Bu zampara herifleri de, kahpeleri de gebertecekti fakat önce bu günahkar kadınların güzellerini Yunanlılara teslim ederek Yunanların yanında kendi saygınlığını artıracak, sonra bu karıları şeriatın emrettiği cezayı millete taşlattırarak yaptıracak ve bu yolla Allah'ın rızasını kendi üzerine çekecekti. Kim bilir, Yunanlılar yerleştikten sonra bir daha hacca dahi gidecekti.