“Kadınların çoğunlukla pek sakin olduklarına inanılır, ama kadınlar da tıpkı erkekler gibi duygu sahibidir. Erkekler gibi onlar da zekalarını, yeteneklerini işletmek için bir uğraş, eylem alanına gereksinme duyarlar. Üzerlerindeki baskı pek ağır, sürdükleri yaşam pek durgun olursa acı duyarlar bundan, zarar görürler. Onlardan daha ayrıcalıklı olan erkeklerin, 'Kadınlar yemek pişirip çorap örmekle, piyano çalıp nakış işlemekle yetinsin,' demeleri dar kafalılıktır! Bir kadın, geleneklerin kendisi için yeterli saydığı şeylerden daha fazlasını yapmak, öğrenmek isterse onu kınamak, alaya almak düşüncesizliktir. "
Erkek egemen dünyaya atılan, sessiz ama güçlü bir çığlık. Kimsesiz, yalnız bir çocuğun kendi ayakları üstünde duran başarılı bir kadına dönüşme öyküsü. Jane Eyre, karşınızda.
19.yüzyılda, Victoria döneminde geçiyor kitap. Kısaca dönemden bahsetmem gerekirse Victoria dönemi, kadınların her konuda baskılandığı, evlere kapatıldığı, ahlak kaygısının altında ezildiği - ki tuhaf (!) bir şekilde aynı dönemde erkekler bu kaygıya maruz kalmıyor - bir dönem. Öyle ki dönemin en güçlü, en yüksek unvanlardaki kadınları dahi bu düzene ayak direyemiyor. Direyememenin dışında ise yoğun bir kabullenmişlik davranışı görülüyor. Fakat bu düzen, götürdüğü onca şeyin dışında çok önemli bir kavramı doğuruyor: kadın hareketi, feminizm!
Kitaba adını veren ve feminizmin başlangıcını müthiş bir şekilde yansıtan karakterimiz Jane, ilk sayfalarda bizi ölmüş amcasının eşinin evinde karşılıyor. Yazımın devamında çokça değineceğim bu ev, Jane'in psikolojik gelişiminde çok büyük ve yıkıcı bir etkiye sahip. Bu evde hor görülen, dışlanan, iblis yaftası yapıştırılan, istenmeyen çocuk ilan edilen Jane'in iç dünyasını yazarımız Charlotte Bronte şu altın değerinde cümlelerle aktarıyor:
"Neden?..