• Masamın üstünden İncil’in Rusçasını aldım, Yuhanna’nın XII. babından 24. ayeti gösterdim:

    “Size gerçek, gerçeğin ta kendisi olarak diyorum ki: toprağa düşen bir buğday tanesi yok olmazsa, yalnızca bir buğday tanesi olarak kalır; ama yok olursa, o zaman bereketli ürün doğurur.”
    Dostoyevski
    Sayfa 433 - Staretz Zosima
  • yaklaşık 20 yıl önce okuduğum bu kitap gerçek hayatta yaşamış ve efsaneleşmiş pehlivanların hayatlarını anlatmaktadır. koca yusuf, kel aliço, kurtdereli mehmet pehlivan ve dahası bu kitapta yer alıyor. benim için bulması çok zor oldu ama okuduğum ve bana kitapları sevdiren ilk kitap olması sebebiyle özel bir yeri var. bulabilirseniz okumanızı tavsiye ederim. keyifli okumalar..
  • Hayatımızda birçok insan tanıyoruz. Bazısıyla okulda arkadaş oluyoruz, bazısıyla iş yerinde, bazısıyla internet ortamında. Bunlardan bazıları sadece aynı ortamda bulunduk diyeceğimiz insanlar oluyor. Bazıları mutlu anlarımızı beraber yaşadığımız arkadaşlarımız oluyor. Bazıları ise her ne durumda olursak olalım her zaman yanımızda olan dostlarımız oluyor. Hayat şartları gereği her tanıdığımız, arkadaşımız, dostumuzla bir ömür beraber veya bir ömür iletişim halinde kalamıyoruz. Hayat şartlarının araya mesafeler kitabın koyabildiği ve bunun normalliği konusunda hemfikir olduğumuzu umuyorum. Gelmek istediğim asıl noktaya ulaşmak istiyorum. 


    Arkadaş veya dost adını ne koyarsanız tanıdığınız her insanla güzel şeyler yaşamaya bakmalıyız. Güzel anılar biriktirmeli. Güzel mektuplar bırakılmalı. Belki ufak bir eşya, belki bir kitap, belki bir fotoğraf, belki de bence en önemlisi, o ağlarken yanında olup yüzünü güldürebildiğiniz bir surat bırakmalıyız. İşte böyle arkadaşlıklar yada dostluk diyebiliriz.(Siz hangisini okumak isterseniz) Hayat şartları gereği bir daha hiç biraraya gelemeseler bile, birbirleriyle hiç iletişim dahi kuramasalar o paylaştığınız anılar, eşyalar (eşyalar cansız varlıklardır ancak onlarla birlikte yaşadığımız anılar onları yaşayan birer nesneye dönüştürdüğünü düşünüyorum. Aynı bir kitapla bağ kurup onlara gözü gibi bakan insanlar gibi) sizlerin ömür boyunca birbirinizi hatırlamanız için yardımcı etkenler olacaktır. Tabi bunlar olmayınca da insan hatırlar. Birlikte  yaşadığınız küçük bir anı, mesela beraber güldüğümüz bir şeyin benzeriyle karşılaşırsınız ve sizi bir anlığına o özlediğiniz günlere dönersiniz. 


    İyilik yaptığınız, yüzünü güldüğünüz, her zaman yanında olduğunuz ve aynı şeyleri size yapan insanları unutmazsınız. Daha çok hatırlamak, daha güzel hatırlamak, daha güzel hatırlanmak için, daha çok sevin birbirinizi  sevgili okurlar. Her şartta anlamaya çalışın, dinleyin, fikirlerini merak edin, hoşlandığınız ortak şeyleri keşfedin beraber, güzel şeylere yönlendirin birbirimizi. Hayatın keşfedilmemiş güzelliklerini bulmak için çaba sarfedin. Herşey şan, şöhret, para olmasın hayatınızda. Ruhunuzu doyurun birbirinizin. Şuan bu yazıyı yazarken aklıma gelen bir hikayeyi paylaşmak istiyorum sizlerle. 


    Mekanı hatırlamıyorum mazur görün. Anadolu'nun bir köyünde 6 tane adam bir eve misafirliğe giderler. Sofranın ortasında kocaman bir kase ve herkese birer kaşık. Ama kaşıklar bildiğimiz kaşıklar gibi değil, on katı daha uzun. Misafirler çorbadan alıyorlar ama ağızlarına götüremiyorlar çorbayı. Tam kaşığı döndürecek ya kolu arkadaşına çarpıyor ya da kaşıktaki çorba dökülüyor. Şaşkın şaşkın birbirlerine bakarken arkadaşlarının ikisinin çok güzel bir çözüm bulduğunu görüyorlar. Kaşığı daldırıyor kaseye ve karşındaki arkadaşının yemesini sağlıyor. Öbürü dolduruyor ona. Ancak bu şekilde karınlarını doğurabileceğini anlıyorlar. Gerçek bağlarımızı böyle ince düşüncelerle kurabileceğimizi düşünüyorum. 


    Karşımızdakine değer vermezsek belki o bize değer verir ama değer vermeyen de elbet birgün çıkar karşımıza. Belki biz değer veririz ve karşılığında üzülürüz ama mutlaka ve mutlaka hayat karşımıza o ruhumuzun sesini duyan birileri olmasa bile, birini çıkarır elbet. İyilik yapan iyilik bulur. Kötülük eden yaşattığını elbet bir gün yaşar. Ne ekersen onu biçersin. Ve son olarak Rahmân Süresi 60. Âyette belirtildiği üzere "İyiliğin karşılığı, yalnızca iyiliktir."


    Gün geçtikçe güzelleşen, geçmişe güzel anılar bıraktığımız, geleceğe iyilik ve güzellik tohumları ektiğimiz bir Dünya'da yaşama umuduyla  🤗
  • “dikkat dağıldığında, söz konusu gücün yönü de bununla birlikte dağılacaktır. büyük okült için bir kuvvetin kullanılması tıpkı yüksek güçte bir otomobilin yüksek bir hızda kullanılmasına benzer. her şey kontrole bağlıdır; bunun için yeterli kuvvete sahip olduğunuz sürece, ayağınız üzerine basarsınız. sayısız insan güçlerin davet edilmesini deneyimleyebilir fakat pek azı kendi sınırlarının ötesine geçmeden bunların gerçek doğasını fark edebilir..”
  • Hangi insan evladı yirmi bir yıl bir kadını bekler? Mesleğeni, dostlarını, ailesini, gençliğini, heyecanlarını, umutlarını askıya alıp... Hem de hiçbir açıklama yapmadan çekip giden bir kadın için... Üstelik hiçbir umut ışığı yokken...Evet, şahane bir aşk yaşamıştım. Çünkü şahane bir aşk, harcanmış bir hayat demektir... Çünkü gerçek aşk, acımasız bir sarmaşık gibidir. Nasıl ki sarmaşıklar sarıldıkları kocaman ağaçlar dahil etraftaki bütün bitkileri boğar, öldürürse aşk da kendisinden başka hiçbir duygunun yaşamasına izin vermez. Aşkta başarının, mutluluğunun ve ahlakı yeri yoktur. Sadece acı ve güzellik... Gitgide tümüyle acıya dönüşecek bir güzellik. O sebepten final genellikle trajiktir... Bende bu kurala uymuştum işte. Bu şahane aşkı kendi doğasına uygun muhteşem bir finalle mühürlemiştim:
  • Yoldaş Pillai, belki de bu kuşak, atalarının burjuva kokuşmuşluğunun bedelini ödüyordur, diye düşündü.
    Biri deliydi. Öteki bo-şanmış. Büyük olasılıkla kısır.
    Belki de gerçek devrim buydu. Hıristiyan burjuvazi kendi kendini mahvetmeye başlamıştı.
  • Dün, «Gitmek biraz da ölmektir» demiş ozan. Bugün öyle değil ama, görüyorsun. Öyle olmamalı. Bak, birine, seni düşünen birine en çok gereksinim duyduğun bir anda yanındayım. Benim buna en çok gereksinim duyduğum bir anda yanımdasın. Kilometreleri yakın yapmak, gitmekleri ölüm olmaktan çıkarmak sağlandı bize. Bu da sağlanmadıysa, bunu da sağlayamadıysak ne sağladık? Gelinen yerin hakkını vermek gerekti G. Öyle mi? Gerçek mi? Ah, iyi ki birikmiş bir yığın kötü, kirli tortuları ittim kıyıya. Önüme dünün kalıntısı yapay engeller bulup çıkarmadım. Öyle yapsaydım, yapsaydım G, biliyor musun, bulurdum. Bulunca da seni aramamış, sesini duymamış olurdum. Öyle... Doğru... Doğru... Bunlar, bunlara benzer olanaklar salt ölüm buyruklarını yaymak yağdırmak için mi çalışmalı? Ses hızı, onun üstü bir hız, onun da üstü bir hız iç buyruklarımızı iletmek, en gerçek yoksunluklarımızı karşılamak için değil de onları yok saymak, onları elimizden çekip almak için mi? Büyük Başkan-ların, büyük para ahlâkçılarının ya da Papanın, —aynı şey— ya da onların generallerinin —aynı şey— ve o general uşaklarının sesini duymak istemiyoruz bir ses hızının ucundan değil mi? Ordan... Uzaktan ... Ulaşabildikleri her yerden geçirerek başka bir kılığa bürüyüveriyorlar Jier şeyi... kanı, ölümü, parayı, milyonlarca insanı yutmak, yuta yuta eksiltmek için açılmış kocaman ejderha ağızlarını. .. resimleştiriyorlar... Resim sanıyoruz... Gerçek değil de kimseleri yutamayacak resimleri sanıyoruz. Soğuk renklere bürüyorlar her şeyi. Soğuk renkler düşseldir. Yanıltıcı. Bu oda gibi. Bu oda gibi. Bu oda gibi, evet.