Olanı yok saymaya, hissettiğimizi hissetmiyormuş gibi davranmaya çalıştıkça yük ağırlaşır. Evet, bazı gerçekler can yakar. Ancak acı’yla birlikte nefes alabilmeyi öğrendiğimizde şunu fark ederiz: Gerçekler hoşumuza gitmese de, onlarla hayatta kalmak mümkün. Kabul etmek vazgeçmek değil; enerjiyi gerçekle savaşmak yerine, hayatı yaşamaya yönlendirmektir.
Hayata Dair
Korku en büyük zayıflıktır. Çünkü korkan insan önce bakışını, sonra iradesini kaybeder. İnsan korkularını susturduğunda ise sadece cesur olmaz. Zamanın içindeki oyunu da görmeye başlar. Çünkü bazı gerçekler, ancak korkudan kurtulan gözlere görünür.
Hayata Dair
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Ben de pek sevmem ama hayat...
Ben vedaları sevmem albayım. Hiç gitmesin insanlar. Hele gelmemek üzere giderlerse, çok üzülürüm albayım, dayanamam. Gelmemek üzere gidenler çok sevdiklerim olur genelde. Bi de bir hikaye bırakır ki geride, noksanlığın daniskası içinde. Ölse, öldü dersin, ama ölmez onlar. Ölmesinler de. Ölürlerse bi kere daha üzülürüm. Çünkü koklayamazlar bir daha çiçek. Yazık olur. Gönlüm geniş ama odalara yerleşecek insanlar yok ki albayım. Ben, bi şey yapmadım. Şimdi diyeceksin, yapmadın tabi ulan gül cemaline mi gelsinler, sanki cemalim çok gül de. Ne yapmalıydım albayım. Sevgi, yetmiyormuş her şeye. Hikmet'le çok konuştuk. Bilge'ydi, Sevgi'ydi çok anlattı bana da, tek sen misin sanki albayım iki kelam edilecek. Çok ileri gittim albayım, affet beni. Hikmet'e benziyorum gittikçe, ruhu şad olsun. Sevgi’yi her anlatışında Hikmet, sevgilerimi düşündüm albayım. -Düşün düşün bi bok olduğu yok bırak gitsin. Sağ ol, teşekkürler.- Sevgiler, peyda olacak enkazlardan kurtulmak için mi var, yoksa enkazın müsebbibi mi onlar, tavuk mu yumurtadan çıktı yumurta mı tavuktan albayım. Konumuza dönecek olursak albayım, konunun ne kadar sıradan olduğunu görürüz. Bi Umut Sarıkaya var albayım, hepimiz aynı insanız ve o kadar çoğuz ki diyor. Konu sıradan olduğu için bu kadar konuşuyoruz. Hepimiz aynı insanız ve aynı şeyi yaşıyoruz. Belki de sıradan olmasına rağmen bu kadar acıtmasına içerliyoruz, bi de olağanüstü bi olay olsa, sıçtın diyor beynimiz. Beynimizin işi gücü yok bize laf yetiştiriyor albayım. Hayallerden uyandırıyor. Gerçekler var! Başkalarının uygulamaya çalıştığı tatsız ölçütler, gerçekler... Gerçekle her karşı karşıya gelişimde, onu ilk defa görmüş gibi yapıyorum albayım, tanımazlıktan geliyorum. Tanımamazlıktan gelirsem tanırım çünkü. Bugün yakama yapıştı, gerizekalı dedi, anla artık.
Hayata Dair
Nerelisen dedi Yaralıyam dedim. !!!
Bakın arkadaşlar, net olalım; lafı eveleyip gevelemeyeceğim. Tarih kitaplarınızda okuduğunuz o "kurtarıcı" masallarını bir kenara bırakın. Bugün size, o tozlu rafların ardına gizlenen, imparatorluğu kendi elleriyle uçuruma iten isimlerden bahsedeceğim. Talat mı? Enver mi? Bunların yaptığını başka bir ülkede yapsanız vatana ihanetten yargılanırsınız. Ama burada ne oldu? "Kahraman" ilan edildiler! Nedir bu işin özü? Kibir. Saf, katıksız bir kibir. Enver Paşa; Alman hayranlığıyla, kişisel hırslarıyla koca bir devleti bir kumar masasına yatırdı. O "hürriyet" dedikleri şey, aslında bu milletin bin yıllık köklerine atılmış bir dinamitti. Talat Paşa ise içeriden bitirdi işi. Devleti liyakatle değil, kendi kafalarına göre şekillendirdikleri o karanlık İttihatçı zihniyetiyle çürüttüler. Şimdi soruyorum size: Bin yıllık bir medeniyeti, sırf kendi ideolojik saplantılarınız uğruna bir enkaz yığınına dönüştürmek "vatanseverlik" mi? Değil! Bu, bal gibi ihanettir. Bugün hâlâ kimlik arıyorsak, köklerimize yabancılaştıysak, inançlarımızla aramıza mesafe konulduysa; hepsinin altında bu ikilinin ve o dönemin zihniyetinin imzası var. İsimleri büstlere yazıldı diye onları suçsuz mu sayacağız? Hayır! Tarih affetmez, gerçekler ortaya çıkar. Biz bu ülkenin evlatları olarak, bize anlatılan o süslü yalanları yemeyeceğiz. O büstlerin ardındaki enkazı, o enkazın altında kalan milyonlarca insanın hakkını savunmak zorundayız. Kimse kusura bakmasın; ihanetin "modernleşme" kılıfıyla pazarlanmasına, tarihin bu şekilde çarpıtılmasına göz yummak, bu zulme ortak olmaktır. Gerçek bu kadar acı, bu kadar net. Sormaya, sorgulamaya devam edeceğiz.
Tarih
Ne yapmak istiyorum? Ne yapabiliyorum? Ne yapmam gerekiyor? Nelerin üzerinde kontrolüm var, nelerin üzerinde yok? Nereye gidiyorum? Aslında nereye gitmek istiyorum? Bütün bu sorular kafamın içinde aynı anda dönüp duruyor. Her biri ayrı bir yerden çekiştiriyor beni. Bir yanda isteklerim var, bir yanda gerçekler. Bir yanda yapabileceklerim, diğer yanda yapmak zorunda olduklarım. Kontrol edebildiğim şeylerle edemediklerim birbirine karışıyor. Bazen neyi değiştirebileceğimi, neyi kabullenmem gerektiğini ayırt etmek bile zorlaşıyor. Sanki beynimin içinde tepişen filler var. Her biri başka bir yöne koşuyor. Düşünceler ağır, gürültülü ve dağınık.
Duygu ve Düşünce
Eğer Kürt meselesi eşit yurttaşlık, demokratikleşme ve hukuk zemininde çözülürse; Devletin "güvenlik/beka" maskesi düşer ve geriye çıplak ekonomik gerçekler kalır. Liyakat esaslı bir bürokrasi kurulmak zorunda kalınır; böylece hemşerilik bağları veya ideolojik sadakat kartı işlevini yitirir. Kaynaklar, oligarşik yapılara değil, toplumsal refaha aktarılır. Yani evet, Kürt meselesinin çözümü sadece o bölgeyi ilgilendiren bir insan hakları meselesi değil; tüm Türkiye'nin devlet yapısını rasyonelleştirecek, şeffaflaştıracak ve ülkeyi bu "arka kapı ilişkilerinden" kurtaracak en büyük demokratik kaldıraçtır.
1000Kitap