• 528 syf.
    ·1 günde·10/10
    Necip Fazıl Kısakürek in 1954 lü yıllarda çıkardığı Büyük Doğu mecmuasının bir sayısının kapağında, Osmanlı arması işlemeli sanat eseri bir kumaş resmini yayınlayınca, "padişahlık propagandası yapmak " gibi saçma bir gerekçe ile derginin o sayısının toplatılmış ve kendisi de suçlanarak mahkemeye sevkedilmişti

    Necip Fazıl’ın mahkemede kendisini suçlayan savcıya gayet ibretli bir şekilde:

    İçinde adalet işlerine bakılan bu binanın tepesinde aynı Osmanlı arması var Siz de mi padişahlık propagandası yapıyorsunuz?" diye cevap vermişti...

    Ve işte böyle bir insandı Necip Fazıl Üstad diyerek söze başlayayım. Çünkü ben ne söylersem onun her şiiri benim sözüme son olur. Bu yüzden sondan başlayayım dedim.
    Necip Fazıl gibi bir insanın kitabının incelemesini benim haddime olmadığını biliyorum. O yüzden ben sadece Necip Fazıl üstadı Anlatmakla geçireceğim bu incelemeyi, yaşadıklarından kesit şiirlerinden alıntı ve hayatı baştan başa örnek olan bir insan.
    Verdiği onurlu mücadelesi dik duruşu ve örnek kişiliğiyle Her şiir severin En az bir kaç şiirinin hafızasında yer bulduğu biridir. Okuyun deseler bir şiirinden başlar herkes
    Minarede ölü var diye bir acı sala
    Er kişi niyetine saf saf namaz. Ne ala
    diye okumaya.

    Necip Fazıl deyince akla hep hazır cevaplılığı gelirdi. Zaten başka türlü de bu kadar şiirin yazılmasının imkanı yoktur değil mi ? Tabi iş böyle olunca;

    Üstad bir gün konferans verirken Cezayirli bir öğrenci kalkar ve Fransızca olarak üstada
    -Neden Osmanlı yıllarca bizi sömürdü neden Osmanlı yıllarca bizi sömürge olarak kullandı…” der…
    Üstad hiç durmadan cevabı sille misali yapıştırır…
    -Eğer Osmanlı sizi sömürmüş olsa idi bugün bu soruyu bana Fransızca sormazdın… ” der…

    Tarif et deseler Necip Fazılı Sanırım Şöyle söylerdim; 1970 li yıllarda Ülkenin yüksek bir tepesine çıkmış, Oradan bakarak 2000 li yılları seyretmiş. ve almış eline kalemi kağıdı o zamanda yaşayacak olanların hatalarını kusurlarını nelere inanması gerekip nelerin karşısında olması gerektiğini tek tek kaleme almış.. Başka hiç bir şey şu mısralara açıklık getiremezdi.
    Gönlüm uçmak dilerken semavi ülkelere;
    Ayağım takılıyor yerdeki gölgelere…

    Şiirlerin içinde Huzuru, Korkuyu, Endişeyi, Umudu, Umutsuzluğu, Sevdayı, Aşkı, Özlemi, Vazgeçişi, Ölümü, Yaşamı, En çokda İnsanca Var olmanın halini Şiirlerinde anlatan güzel insan.
    Ruhun şaad olsun. Allah Rahmet eylesin...

    Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
    Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
    Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
    Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.

    Keyifli Okumalar...
  • Özelleştirme karşısında tavır alanlar kamu mallarının talan edilmesine karşı çıktıklarını ifade ediyorlar. Haklı bir gerekçe. Ama bir soru yine de cevapsız kalıyor: Kamu malları sözde kamu mülkiyetinde kaldığında kime peşkeş çekilmektedir.
  • Nereye gideceğimizi düşünseydik bu yola çıkamazdık. Düşünmeye başladığımız anda ne ayaklarımızda ne yüreğimizde bir derman bulabilirdik. Bizi çeken şey, yokluğa gidiyor oluşumuz. Düşünsene, kendimize bir şey açıklamak zorunda kalmadık ve böylece bütün sorular manasını yitirdi. Sonu yokluğa çıkan şeylere gerekçe bulmak gerekmez. Sen de, ben de belki çok şey istedik bu hayattan ama elimizde kırılmış bir gurur kaldı. Bütün kötülüklerin ortasında var olabilme kaygısının gitgide daha çok canımızı yaktığını fark ettik. Buna rağmen, en azından şimdilik kendimizi öldürmek istemiyoruz ve hiç hesapta yokken önümüze yeni bir fırsat çıktı. Arabayı bir uçuruma da sürebilirdik fakat böylesi daha iyi. Denemeye değer değil mi? İyi kötü bir yol bulduk. Hiç bitmeyecek bir yol olduğunu düşünsek bile, güzel. Ölümsüzlük bence bu. Hiç olduğumuzu kabullendiğimiz anda ölümsüz olduk.
    Tarık Tufan
    Sayfa 69 - Profil Kitap
  • İnsanın en büyük kepazeliği işte bu bağışlama duygusuydu. Kötülüklerin sürekli tekrar etmesinin nedeni de bu olabilirdi. Kendimizi hoş görmemiz, eninde sonunda inandırıcı bir gerekçe bulmamız. Olmadı, ben aciz bir kulum, her türlü kötülüğü yapabilir, suçu isleyebilirim , ama yaradanima sığınır, kendimi bağışlatirim ucuzluğu.
  • “İnsanların yalan söylemesi için bir gerekçe görmediğinden, onlara inanmakta güçlük çekmiyordu. İnsanlara inanmadan, onlarla birlikte olmanın mümkün olmadığını sanıyordu.”
  • Calvino bir kitapçıdaki kitapları şöyle tasnif ediyor:

    -Okumana gerek olmayan kitaplar

    -Okunmaktan Başka amaçlar için yazılmış olan kitaplar

    - Yaşayacak başka hayatların olsa kesinlikle bunları da okurdun ama ne yazık ki ömrünün geri kalan günleri sayılı olduğu için okuyamayacağın kitaplar

    -Okumaya niyet ettiğin ancak daha önce okuman gereken başka kitaplar olmasaydı okumak isteyebileceğin kitaplar

    -Şu anda çok pahalı olduğu için yarı fiyatına düşmesini beklediğin kitaplar

    -Birisinden ödünç almayı deneyeceğin kitaplar

    -Herkesin okumuş olduğu bu nedenle senin de okumuş sayılabileceğin kitaplar :)

    - Uzun Zamandan beri okumayı düşündüğün kitaplar

    -Şu anda üzerinde çalıştığın konu ile ilgili kitaplar

    -Uzun yıllardan beri arayıp bulamadığın kitaplar

    -Her olasılığa karşı elinin altında bulunmasını istediğin kitaplar

    -Belki bu yaz okumak için bir kenara kaldırabileceğin kitaplar

    -Kitaplığında öteki kitaplara eşlik etmesi için gerek duyduğun kitaplar

    -Sende beklenmedik ve çılgınca bir ilgi uyandıran üstelik buna haklı bir gerekçe bulamadığın kitaplar.
  • 78 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    =Altı=

    William Faulkner'ın "Doktor Martino" adında bir kitabı var, ama bu o değil.

    Yaşar Nabi'nin girişimiyle Talât Sait Halman çevirisiyle yayımlanan "Duman", Türkçedeki ilk Faulkner kitabı olmuş. Ardından bir adım da "Gece", "Kılavuz", "Göçmüş Kediler Bahçesi" gibi eserlerin yazarı Bilge Karasu'dan gelmiş: "Doktor Martino", yazarın resmi bibliyografyasında adı geçmeyen bir toplama öykü kitabı. Sitemizde de bu kitabın resmi kullanılmış, ancak Karasu'nun çevirisinde sadece 4 öykü var. Yaşar Nabi'nin cep kitapları dizisi tercihinin bir devamı gibi görünüyor bu durum. Kitap 1956 yılında basılmış.

    Öykülerin tamamı neden çevrilmemiş olabilir? Nabi'nin Halman'a söylediği gerekçe burada da geçerli; nasıl önemli eserleri yerine dah arahat okunabilir kitap ve öyküleriyle Türkiyeli okurların yazara alışması ve onu kanıksaması istendiyse, bu ikinci adımla da aynı hedefe doğru yürünmeye devam edilmiş. Amaç; aşina olmak, yazarın kalemine ve üslûbuna alışmak, benimsemek.

    Bilge Karasu'nun dört öykülük kitabında öncelikle "İn Musa İn "adlı öyküyü okuyoruz: Aslında "Kurtar Halkımı Musa" adıyla bir kaç sene önce burada da yayımlanan kitaba ait bir kısım ya da öykü bu. Faulkner'ın öykü havası veren ama aslında roman olduğu kabul edilen ya da edilebilen eserleri var, bunlardan birisi tek bir öykünün Nabi'nin talebiyle çevrilmeden bastırıldığı Duman adlı eseri, bir diğeri ise "Kurtar Halkımı Musa" adlı kitabı. "İn Musa İn" yani şu andaki çevirisiyle "Kurtar Halkımı Musa", "Duman" kitabının ana karakteri Gavin Stevens'ı karşımızda bulduğumuz polisiye atmosferi taşıyan bir öykü. Faulkner'ın öykülerinde diğer kitaplarında gördüğümüz karakterleri bulmamız sonra derece olağan: Örneğin, "O Akşam Güneşi" adlı toplama öykü kitabının bir öyküsünde "Ses ve Öfke"deki karakterler bulunur. "Duman"daki baş karakterimiz "Kurtar Halkımı Musa" kitabında yer alır. "Ayı" adlı kısa romandaki karakterlerin bazıları Snope Üçlemesi'nin ilk ayağı olan "Köy" kitabında yer alır. "Döşeğimde Ölürken"deki on beş anlatıcıdan birisi olan Vernon Tull da yine "Köy" kitabında var. Neredeyse bütün Faulkner eserleri yazarın memleketi olan Lafayatte bölgesinin ikizi kurgu Yoknapatawpha'da geçer ve bütün karakterler öyle ya da böyle bir çok eserde yaşar, nefes alır.

    Karasu çevirisi Doktor Martino, yazarın gerçek dünyasına girmeden önce aperatif olarak okunabilecek eserlerden oluşuyor, ancak orijinalindeki bir çok öykü yanında bizde sadece dört öykü olması işleri biraz bozuyor. Kitabın zirve noktası O Akşam Güneşi adlı toplama kitapta da yer alan Elly adlı öykü. Kitapta en çok bu öyküde Faulkner çok etkileyici, öykülerinde karşımıza pek çıkmayan, bilinç akışı daha doğrusu zihin akışı tekniğini kenara bırakıldığı, karakterlerin pırıltılı, net, belirgin bir şekilde canlandığı bir başarıya imza atıyor hakikaten. Kitabın ilk öyküsü İn Musa İn, ne anlattığını kimsenin pek anlayamadığı ama yaratıcılık üzerine bir metin olduğu söylenen ve yazılan Carcassone ve son öykü olarak Doktor Martino, Elly'nin yanında biraz daha geriden, arka plânda kalarak geliyor. Buradaki öykülerde de ahlâki çürüme, siyahların ezilmişliği ve sömürüsü, ırkçılığın çok gündelik, çok doğal yaşanan ve kanıksanmış halleri asla ırkçılıktan söz etmeden, buna işaret etmeden anlatılıyor.

    Zihin akışı tekniğinin kullanılmadığı öykülerde dahi Faulkner'ın çok iyi bir anlatıcı, karakterleri sunmada gücü dikkat çekici bir yazar olduğunu söylemek gerek. Bütünlük hissi taşıyan ve yazarın niyet ve iradesini taşıyan eserlerinin dışında toplama eserler bu anlamda doğru seçimlerden oluşmamış olabiliyor. Bu yüzden sadece öykülerini okuyarak Faulkner'ı tanımak isteyen bir okur, Hamdi Koç çevirisiyle mutlaka ama mutlaka "O Akşam Güneşi" adlı kitabı tercih etmeli.