İSLAM’DA CARİYELER VE İNSANLIĞA AYKIRI BİR MİRAS Bir adamın oğlu, babası yokken onun cariyesini (seks kölesini) gizlice alıp başkasına satıyor. Yeni sahibi onu memleketine götürüyor. Zamanla bu ilişkiden çocuklar doğuyor. Yıllar sonra asıl sahibi durumu öğrenip Halife Ömer’e şikâyet ediyor. Ömer’in kararı keskin ve acımasız: Cariyeyi yeni eşinden zorla alıp eski efendisine teslim ediyor; doğan çocukları da aynı şekilde ilk sahibine iade ediyor. Gerekçe? Çocuklar “statüsüz” doğdukları için köle statüsündeler. Aynı keskin ve acımasız durum, Halife Osman döneminde de tekrar ediyor. Bu kez cariye, esarete dayanamayıp kaçıyor, başka bir diyarda (Tay diyarında) kendini hür gösterip evleniyor ve çocukları oluyor. Yine yıllar sonra asıl sahibi ortaya çıkıyor. Osman da tıpkı Ömer gibi kadını ve masum çocukları zorla ilk sahibine veriyor. Zâhirî mezhebinin önemli âlimi İbn Hazm (ö. 1064) eserlerinde bu tür vakalara geniş yer vermiş, hatta bunları normal ve uygulanabilir örnekler olarak sunmuştur. Bu uygulamalar, İslam’da cariyeliğin (resmî köle fuhşu) ne kadar derin bir insanlık trajedisi olduğunu gözler önüne seriyor. Bir kadın, savaş esiri veya satın alınmış bir mal olarak görülüyor; cinsel kullanımı meşru görülüyor. Ondan doğan çocuklar ise baba mülkiyeti gibi alınıp satılıyor, miras gibi devrediliyor. Bu, modern insanlık vicdanına aykırıdır ve insanlık dışıdır. Bir çocuğun geleceğini, annesinin “mal” statüsüne bağlamak, en temel insan onuruna aykırıdır. Halifelerin bu kararları, “adalet” adına yapılmış olsa da köleliği ve cinsel köleliği meşrulaştıran bir sistemin doğal sonucudur. Bugün “İslam ahlakı” diye pazarlanan bu miras, aslında kadını ve doğan çocukları mülk haline getiren, onları iradelerinden ve özgürlüklerinden yoksun bırakan bir
İnsanın bazen hiçbir mantıklı gerekçe göstermeden, sadece zihnindeki o bitmek bilmeyen fırtınaları susturabilmek adına kendi yalnızlığına sığınma ihtiyacı duyması bencilce bir kaçış değildir. Bu sessiz köşeler, dış dünyanın hoyratça harcadığı o ince ruhsal dengeleri yeniden yerine koyabilmek için sığınılan kutsal birer onarım alanıdır.
Reklam
Bir gün öleceğim..Bunun için büyük bir gerekçe bulmak zorunda değilim..Belki ölümüm hiçbir şeyi değiştirmeyecek..Belki dünyada tek bir iz bırakmayacağım..Ama bunda korkulacak ne var..Evren zaten izlerle değil geçicilikle dolu..Belki insanın en dürüst kaderi de budur Gelmek yaşamak ve gitmek..
İnceleme Değil, İncinme: 8Kitap 8Karakter, Ben Tek
Bölüm 1 - Dünyanın Ortasında Toplananlar Ekvator çizgisinin geçtiği yerde, Ciudad Mitad del Mundo (Dünya'nın Ortası) geceleri bambaşka bir sessizliğe bürünüyordu. Gündüz turistlerin, fotoğrafların ve rehber seslerinin doldurduğu alan, gece olduğunda sanki kendi varlığını geri çekiyor, geriye yalnızca taş ve boşluk kalıyordu. Anıtın önündeki merdivenler bu boşluğun en görünür yeriydi. Bu merdivenlerde oturanlar sıradan insanlar değildi. Her biri farklı bir romanın içinden çıkıp gelmişti ve her biri kendi zamanını geride bırakmıştı. En üst basamakta Meursault bulunuyordu. Yabancı adlı eserin bu karakteri, Albert Camus’un anlattığı dünyadan kopmuş gibi değil, o dünyayı hiçbir zaman tam olarak kabul etmemiş gibi duruyordu. Biraz aşağıda Yeraltı Adamı vardı. Yeraltından Notlar içindeki bu figür, Fyodor Dostoyevski’nin dünyasından çıkmış ama oradan tamamen ayrılmamıştı, hala kendi zihniyle çatışıyordu. C. Aylak Adam içinden gelen bir başka yalnızlıktı. Yusuf Atılgan’ın karakteri dünyaya karşı mesafesini bir tavır gibi taşımıyordu, daha çok doğal bir uzaklık gibi yaşıyordu. Selim Işık ise Tutunamayanlar dünyasının merkezindeki kırılmayı taşıyordu. Oğuz Atay’ın kurduğu o iç ses, burada bir beden haline gelmişti. Alt basamaklarda Raif Efendi ve Kemal vardı. Biri Kürk Mantolu Madonna içinde sessiz bir aşkın taşıyıcısıydı, diğeri Masumiyet Müzesi içinde hatırayı nesneye dönüştüren bir hafızaydı. Daha aşağıda Raskolnikov ve Ömer yer alıyordu. Suç ve Ceza ve İçimizdeki Şeytan üzerinden gelen bu iki karakter, düşünce ile eylem arasındaki gerilimi temsil ediyordu. Merdivenlerin orta kısmında Ravi, gölgede Hiç ve en alt basamakta Münzevi vardı. Ben ise merdivenlerin başlangıcında, bu yapının hem dışında hem içinde duruyordum. Bu düzen, aslında bir karşılaşmadan çok bir
Azılı Bir Ateist Nasıl Müslüman Oldu?
Ateist Olan Mehmed Milaşev’in Dine Dönmesi İlk seminer olan Faiz Semineri, yaklaşık olarak üç saat sürdü. Sonunda, semineri büyük bir ilgi ile dinleyen hocalar, birer değerlendirme konuşması yaptılar. Bu seminerlerin başlamasında büyük gayreti olan ve kendisini saygıyla andığım Osmanlıca dersi hocası Yusuf Kerimov'un konuşması pek duygulu ve duygulandırıcı idi. "Biz burada Allah diyemezken şimdi dinî bir konuyu bu derece ayrıntılı olarak ele alabiliyoruz, dinleyebiliyoruz." şeklinde etkili bir konuşma yaptı. Ardından Enstitü müdürü Canbazov da konunun çok güzel bir şekilde işlendiğini ifade ederek takdirlerini dile getirdi. Kendisiyle ilk tanıştığım andan beri ateist olduğunu söyleyen ve bana karşı ateizmi savunmadan çekinmeyen Mehmed Milaşev de kısa bir konuşma yaptı. Şöyle dedi: "Ben bugüne kadar hep ateizme çalıştım, hep ateizme oynadım; ama ben İslâm'daki faiz konusunun bu şekilde olacağını hiç düşünemiyordum, bilmiyordum. Sanıyordum ki İslâm'daki faiz, asırlar önce bir komşunun diğerinden aldığı bir malı şu şekilde geri verirse bu faiz olur" diye o dö¬nemde de bir anlam ifade etmeyen ve hele günümüzde hiç¬bir manası olmayan bir anlayıştır. Ben konuyu böyle düşünüyordum. Yoksa böyle olacağını hiç düşünemezdim." dedi. İkinci Seminer: Kaza ve Kader: Bu seminerle ilgili yazıyı bana verdiklerinde bir nokta özellikle dikkatimi çekmişti. Ateist olduğunu açıktan söyle¬yen 69 yaşındaki Mehmed Milaşev, ateist oluşuna en çok kaza ve kader konusunu gerekçe görüyordu. Ona göre kaza ve kaderi kabul eden bir din, asla hak din olamazdı. Bu seminerle ilgili çalışmaları yaparken; onun ateistliğini üzerine bina ettiği düşüncelerinin temelsiz oluşunu ve aslında bunun onun bilgisizliğinden kaynaklandığını, do¬layısıyla seminer esnasında gerçeğin ortaya çıkacağını ve her şeyden önce de
Hayat ve İnsan
Yıllar insanı değiştirir, evet. Ama insan da yılları olduğu gibi bırakacak kadar masum değil. Sonradan çok şey ekler geçmişin üstüne; biraz gerekçe, biraz pişmanlık, biraz da kendini haklı çıkaracak bir ışık.
1000Kitap
Reklam
Reklam