lynette noni'den okuduğum ilk kitaptı yazarın sade dil ve anlaşılır anlatımını sevdim, Charlie karakterine ilk ısınamadım sonlarda alışmaya başladım fakat son kısımdaki bazı yerler saçma geldi ters köşe beklemiyodum. Güzel bir kitaptı, okunur.
Nikos Kazancakis’in İspanya, Yaşasın Ölüm adlı eseri, yazarın İspanya seyahatlerinden ve özellikle İspanya İç Savaşı öncesi ile savaş sürecindeki gözlemlerinden oluşan; gezi yazısı, anı ve politik-felsefi düşünceyi bir araya getiren etkileyici bir yapıttır. Klasik anlamda bir olay örgüsüne sahip romandan ziyade, gözlemler, tarihsel arka plan, kültürel çözümlemeler ve insan ruhuna dair derin sorgulamalar üzerine kuruludur.
Kazancakis, 1920’lerin sonlarında gazeteci kimliğiyle İspanya’ya gider ve toplumdaki değişimleri yakından gözlemleme fırsatı bulur. Bu nedenle eser, yalnızca bir ülkenin tasviri değil; savaşın eşiğinde duran bir toplumun ruh hâlinin edebi bir yansımasıdır. Yazar, İspanya’yı sadece bir coğrafya olarak değil, farklı medeniyetlerin, inançların ve ideolojik çatışmaların kesiştiği canlı bir alan olarak ele alır.
Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri, olaylara tek taraflı yaklaşmamasıdır. Kazancakis, hiçbir kesimi tamamen haklı ya da bütünüyle suçlu göstermez; aksine insanların yaşadıkları tarihsel koşullar içinde nasıl dönüştüğünü anlamaya çalışır. Bu yönüyle eser, politik bir anlatının ötesine geçerek insan doğasının karmaşıklığına ve kırılganlığına odaklanır. Özellikle savaşın bireyler üzerindeki psikolojik etkisini hissettirmesi kitabı güçlü kılan unsurlarındandır.
Bir diğer etkileyen nokta ise İspanya’nın adeta yaşayan bir karakter gibi anlatılmasıdır. Şehirler, meydanlar, kiliseler ve insanlar yalnızca fiziksel unsurlar olarak verilmez; her birinin kendine ait bir ruhu ve atmosferi vardır. Okur, kimi zaman savaş öncesindeki sessizliği ve huzursuz bekleyişi hissederken kimi zaman yaklaşan yıkımın yarattığı gerginliği derinden hisseder.
Genel olarak bakarsak İspanya, Yaşasın Ölüm; tarih, savaş psikolojisi, felsefi metinler, gezi anlatıları ve
O zamanın Parisini anlatan bir gezi kitabı. O dönemin duygu, fikir ve bakış açısını bizlere anlatıyor. Aynı bir müze.gibi kitap. Yazar çok samimi bir dil kullanmış. Paris şehrinin 1920lerdeki bir Türk yazar tarafından incelenmesi gibi. Mesela Eugene Hausmanin yaptığı yıkımı haklı görüyor yazar.
Gezi edebiyatı türüyle kaleme alınmış, Hesse'nin kendi suluboya resimlerinin ve fotoğraflarının da olduğu, doğayla, dünyayla, kendisiyle hesaplaştığı derin bir tefekkür.
Tezer Özlü’nün Yaşamın Ucuna Yolculuk kitabını okumak, bir yazarın metniyle karşılaşmaktan çok, bir ruhun en çıplak, en savunmasız ve en dürüst haliyle göz göze gelmek gibi. Özlü, o zamansız ve benzersiz kalemiyle beni öyle bir girdabın içine çekti ki, sayfaları çevirirken edebiyatın o sığınak limanlarından uzakta, okyanusun tam ortasında tek başıma fırtınayla yüzleşiyormuşum gibi hissettim.
Bu kitap benim gözümde sadece bir otobiyografik anlatı ya da bir gezi günlüğü değil; insanın bu dünyadaki o bitmek bilmeyen "yabancılık" hissinin, o köksüzlük ve yerini bulamama sancısının en lirik manifestosu. Tezer Özlü; Kafka’nın, Svevo’nın ve Pavese’nin izini sürerken aslında kendi içindeki o derin uçurumların haritasını çıkarıyor. Berlin’in kasvetli sokaklarından Trieste’nin rüzgârına, odaların klostrofobik yalnızlığından hastane koridorlarının o buz gibi gerçekliğine uzanan bu yolculukta, aslında hepimizin içindeki o "gitmek" arzusunun resmini çiziyor.
Yazarın o süssüz, dolambaçsız ve adeta bir neşter kadar keskin üslubu beni en derin yerimden yaraladı. Toplumun bize dayattığı o sahte mutluluk oyunlarını, o steril yaşam biçimlerini elinin tersiyle itiyor ve "Yaşamın ucundayım, ötesi yok," diyerek bizi o tekinsiz sınır boylarında yürütüyor. Onun dilinde intihar bir kaçış değil, bir özgürlük arayışı; delilik bir hastalık değil, bu çıldırmış dünyaya karşı verilmiş en dürüst tepki.
Yaşamın Ucuna Yolculuk’u bitirdiğimde, içimde hem o derin melankolinin sızısı hem de yaşamı tüm acılarına rağmen bu kadar çıplak sevebilmenin verdiği o muazzam hayranlık kaldı. Bu kitap bana şunu bir kez daha öğretti: Gerçek edebiyat, bize pembe yalanlar söyleyen değil, bizi kendi uçurumumuzun kenarına getirip aşağıya bakma cesareti veren edebiyattır. İşte Tezer Özlü, o uçurumun kenarında elimi
"Benim değil bu hikâye, bir başkasının hayatını anlatıyor. (...) 1976 Haziranı'nda Paris'te, metroda tesadüfen çıktı karşıma. "İşte o!" diye mırıldandığımı hatırlıyorum. Görür görmez tanımıştım."
Evet, Amin Maalouf'un hikâyesi değildi bu; bir tarih kitabının sayfalarında yer alan, bütün ufku dolduran bir posta vapurunun altında, İkinci Dünya Savaşı sırasında Kadim Topraklar'dan Direniş saflarına savaşmaya giden ve dönüşte de kahraman gibi karşılandığı yazan bir görselin içerisindeydi İsyan.
İlk karşılaşma metro istasyonunda gerçekleşmişti. Ve onun sorduğu tek soru şuydu: "Bir sokak arıyorum. Bu civarda olmalı. Adı Hubert Hughes."
İsyan'ı takip etme merakına yenilmişti anlatıcı. Aradığı sokağa kadar eşlik etme fikrine sadık kaldı. Kafasına takılan o tuhaf soruyu sordu adama: "Kaç numarayı arıyorsunuz?"
Adamın vermiş olduğu yanıt içini daha da büyük bir merakla kapladı. Hayır, belirli bir numarayı aramıyordu, sadece sokağı görmeye gelmişti.
Hubert-Huges SokağıDirenişçi1919-1944
Sıradan bir insan baktığında bu sokak adı hiçbir şey ifade etmiyor olabilir ancak onun için maziyi simgeliyordu. Paris'te direnişçilerin adını taşıyan otuz dokuz sokağı keşfe çıkmıştı. Fakat bu gezi için yalnızca dört günü vardı. Neden dört gün? Çünkü dört günün sonunda geleceğinin yönünü belirleyecek bir olay meydana gelecek...
Yıllardır sessiz kalma mecburiyetinde bulunmuş İsyan Kitabdar, ilk kez derdini anlatmak için birine teslim oluyordu. Devrimci bir babanın tıp fakültesinde okuyan oğlu da tıpkı babası gibi direnişçi olmayı tercih etmişti.
6 Nisan 1909. O gün ne mi olmuştu?
"Benim doğmama neden olan bir kıyamet."
Adana'da ayaklanmalar başlamıştı. Ermeni mahalleleri yakılıp talan hale getirilmişti. Yıllar
Doğu'nun LimanlarıAmin Maalouf · Yapı Kredi Yayınları · 202640,2bin okunma