Güzellik üzerine
Pt1 Hiçte sıradan olmayan bir gece yarısında Beatles'in Abbey Road albümünü dinlerken sıcak yatağımda kendimi yeni hayallere kaptırdım. Çok şanslıyım çünkü camın altında yerleşen yatağımdan rahat bir şekilde görünen ay ışığı doğrudan yüzüme vuruyordu. Gece karanlığı neredeyse gündüze çeviren ay ruhumun uzun zamandır güneş görmeyen köşelerine kadar gidiyor, kendi ışığıyla aydınlatıyordu. Böylece benim için çoktan görünmez hale gelen içimdeki o karanlıklar görünür oluyordu. Unutmak üzere olduğum şeyleri hatırlatmıştı bana. Hala hayatta olduğumu hissetmem için bana fırsat sunmuş gibiydi kendi varoluşuyla. Pt2 Romantize etmek bu olsa gerek, o sıralar kafam başka şeylerle mücadele etmeye başladı. Bir ay önce yüce hayranlık ve derin bir tutkuyla dinlediğim Beatles bu gece, hatta, son bu geceler dinlerken beni önceki gibi tatmin etmediğini hissettim. Bir ay önce kendi büyüklüğü ve refahı ile beni kendine aşık eden bu güzellik kalbimdeki yerini mütevazi bir şekilde terk ediyordu sanki. Bunun gibi sonsuza dek örnekler olabilirdi. Çünkü bu durumda Beatles'ın ne bir suçu ne de eksiği vardı benim için. Sorun bendim. Onun kendi gözlerimde küçülmesinin sebebi benim gözlerimdi. Sanki her baktığım ve dokunduğum güzelliği yitiren ya da büsbütün yutan kadersiz dev gibi hissettiriyordu bana kendimi. Pt3 Kitap okumayı çok severim. Hatta kitapsız bir hayatım olduğunu hayal bile edemem. Ama okumakta tek sevmediğim, bana hep dokunan bir şey var. O da kendi yaşantım ve yaratıcılığımla icat ettiğim fikirlerin aynısına ya da çoğunlukla benzerine denk gelmemdir. Bu da benim kendimi özel hissetmem için yaşayan ve beni koruyan ve benim koruduğum değerlere dokunulmasıyla ilgilidir herhalde... Geçen gün okuduğum yıl romanlarından biri olan Gece Yarısı Kütüphanesi'nde ana karakter Amerika filozofu
Duygu ve Düşünce
Penceredem baktım ışığın yanıyor derken, Gökçeyle paylaşım yaptın. İçim sıcacık oldu. Bu prensesi o kadar çok seviyorum ki. İçime alıp sıka sıka sevesim geliyor. Koklaya koklaya öpesim geliyor. Hiç bilmediğim, görmediğim bir çocuk ne kadar bu kadar içimi ısıtır ki. Ben söyleyim.. Senin yanında sürekli gördüğüm için Eylül yerine mi koyuyorum aceba ben bunu? Sana sarıldığını, seninle cilveleştiğini gördükçe koynuma sokasım var bu kızı.. Gökçe’yi balkonda görünce sanki sizi görecekmişim gibi hemen geldim balkonun altında sizi izliyorum şuan. Sizi görmüyorum ama biliyorum ki orda bir yerdesiniz. Kocaman bi öper misin yerime. Bir de şöyle sallaya sallaya kocaman bir sarıl. Korkma bir yerine bişiy olur diye, o şimdi çok esnek kızarana kadar sık, her yerini mıncıkla. Ben sana yazarken sende Eylül’e geldin. Bahsetmedin hiç bugün kırgınlıklardan, 5 gün oldu demişin.. çok zor geçiyor, dayanacak gibi değilim ama yazmak istemiyorum sana. Yazsam gitmenin ne demek olduğunu yine öğrenemeyeceksin. Gelir misin, yazar mısın bilmiyorum ama gideceksen de gitmenin böyle zor olduğunu bilerek git. Kendime eziyet ediyorum, her yazmadığımda farkındayım ama ben artık bu gitmelere dayanacak gücüm kalmadı. Belki anlarsın, Belki bidaha git değil de beni hiç bırakma dersin. Belki sana gelirim, gitmek yok dersin. Ben gidiyorum desem gitmenin nasıl bir acı olduğunu bilip otur oturduğun yere gidemezsin bir yere dersin. Yada ne bilim işte, Gitme demezsin ama sarılırsın anlarım gitme dediğini.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
15.03( dijital günlük)
Cesur olmak gerekiyor. Ya umut vardır ya yıkım vardır. Onun ortasında sen kalabilirsin ama başkasını da oraya sürükleyemezsin. O belirsizlik, o açıklanmayan durum… Ne istediğini bilememek… Başlamak kadar bitirmeyi de bilmek gerek. Gerçekten böyle tesadüfi güzel şeylere hasret kaldık. Hep bir yapaylık, hep bir zorla güzellik oldurma çabası, deneyişler, çırpınışlar… Yani yalnız yaşamayı bilen birinin ve bundan keyif alan birinin hayatına girildiğinde sanmıyorsunuz ki bir soğumaya veya kafada bittiğindekine baktığının. Öyle belki anlayamadan çoktan bitmiştir. Anlıyorum ama. Herkese eşit şartlarda hayat kalitesi sunulmuyor. Kendini keşfedememiş kişilerle dolu çevremiz. Ne istediğini bilmeyen… Birileri tırnaklarıyla kazıyarak bir yerlere gelirken başka birileri aşko kuşko yahut çok rahat bir yerlere gelebiliyor. Bazıları kendine fırsat yaratmayı biliyor, bazıları ise bunu bilmiyor olabilir. Diyorum ya her şey mümkün. Kimseyi yargılamıyorum. Ama mesele istemekte bence. İstiyor musun? Önce kendine bir sor. Kendini tanımak istiyor musun? Başkasını tanımak istiyor musun? Tamam istedin. İcraat gösteriyor musun? Merak ediyor musun mesela? Ben de atıyorum uzaya gitmek istiyorum mesela( tabi gidilebilir günümüzde geri dönebileceğinin garantisi soru işareti de). Yani her şey istenebilir. Ama icraat önemli. “Seni özledim” veya “seni seviyorum” yahu bu cümlelerin basitleştirilmesi ayrı konu özledin de ne yaptın? Seviyorsun madem ne yaptın? Çıkıp geldin mi? Merak ediyorsun madem yoğunluk ne alaka? Şimdi eğri oturup doğru konuşalım. Yoğunsan kolay gelsin, güle güle. Yoğunluğunla birlikte merakını da sevgini de özlemini de al, yere dökülen (eğer o da kaldıysa) şerefini de al yallah. Enerjim bana lazım. Hayata bir kere geliyoruz. Güzel enerjimi hayatımı güzelleştiren güzel insanlara
Düşünce
Gerek duymadan hiçbir şeye gitmek gerekir. Nasıl gelindiyse öyle gitmek gerekir..
Kaç yıl kaybetmiş olursanız olun, Hayatınızın geri kalanını kurtarın. Gitmenin yararı , kalmanın zararından çoksa; gitmek gerek. Ardına bile bakmadan, daha da yıpranmadan.