Her şeyin daha güzel olacağına dair içimde sönmez bir ışık yandı
64. BÖLÜM 🌹İnci🌹 Dünkü yorgunluk, gölge gibi bedenime yapışmış, bırakmaya niyetli görünmüyordu. Şifayı mı kapmıştım yoksa stresten kasılan eklemlerimin bir oyunu muydu bu, kestiremiyordum; ama tüm kemiklerim, üzerimden ağır bir yük konvoyu geçmişçesine sızlıyordu. Eğer bu ağrının rengi olsaydı, şu an tenimin büyük bir bölümü, darbe almışçasına mora boyanırdı. Beni eve bırakırken, Serkan’a halimden bahsetmemiştim. Söylesem belki masaj yapmasını istesem çok güzel olurdu. Fakat aramızdaki görünmez ama gergin telin farkındaydım. Uzun süreli bir temasın, ikimizin de dengesini bozacağı aşikârdı. Tenimde hâlâ yakıcı busenin izi, ruhumda ise bıraktığı tuhaf sarsıntı varken, ateşe körükle gitmenin alemi yoktu. "O da benim gibi düşünüyor mudur?" diye fısıldadı zihnimin karanlık bir köşesi. Hemen ardından gelen acımasız ses susturdu beni: "Yapma İnci. Senin için bir milat olabilir ama onun için sıradan bir öpücüktü sadece." Bu düşüncenin verdiği hırsla, elimdeki bıçağın domatesin üzerinde sertleştiğini fark etmedim. Zavallı domatesin suyunu çıkarana dek doğradığımı gördüğümde iş işten geçmişti. Ne kadar ileri gitmiş olabilirdi ki? Tekin olmayan, dibi görünmez sularda kulaç atıyordum ve boğulmadan kıyıya çıkmam gerekiyordu. "Benden önceki hayatı beni ilgilendirmez," Yalancı... "Sonuçta yakışıklı, zeki ve her hareketiyle dikkatleri üzerine çeken birisi." Ve erkekti... Ve gençti... Ve güçlüydü... Ve ihtiyaçları olabilirdi... "Sus İnci, sadece sus!"
1000Kitap
El Kirleten Aynalar
Mürekkep kokusundan yağ kokusuna giden yol, insanın kendi içine yaptığı en uzun yolculuklardan biridir. İletişim fakültesinin o havadar, teorik koridorlarında gazetecilik okurken, dünyayı kelimelerle değiştirebileceğime inanırdım. Anadolu Ajansı’nın o telaşlı, resmi havasında haber peşinde koşarken de öyleydi. Ama bir gün, içimdeki o ses çok daha gür çıktı: Gitmek gerek. Yurtdışı planları, pasaportlar, yeni bir hayat hayali derken kendimi bir anda gitmenin değil, kalmanın tam merkezinde, İstanbul’un o devasa, uğultulu oto sanayi sitelerinden birinde buldum. Abimin "Senin konuşma ve ikna kabiliyetin güçlü, gel birlikte hareket edelim," teklifi, beni o güne kadar hiç bilmediğim bir dilin içine fırlattı. İlk üç ay sadece bir vitrindim; temiz kıyafetlerle müşteri karşılıyor, kelimelerimi parlatıyordum. Ama sanayinin ruhu öyle bir şeydir ki, sadece izleyerek duramazsın. O demirin, motorun, yağın kokusu bir kez ciğerine doldu mu, elini o kire bulamak istersin. "Ben bu işi kendim de öğrenebilirim" dedim. Ceketimi çıkardım, tulumu giydim. Çıraklık yaptım, anahtar tutmayı öğrendim; kalfalık yaptım, motorun sesinden derdini anlamaya başladım. Tam beş yıl sürdü o tezgâhtan geçmek. Beş yılın sonunda artık sadece konuşan değil, söken, takan, tamir eden bir usta olmuştum. Kendi servisimi açtığımda ise artık tamamen buralıydım; İstanbul’un ritmine, sanayinin o kendine has raconuna ayak uydurmuş bir esnaftım. Sanayide her gün yüzlerce insan görürsünüz. Arabasına gözü gibi bakanı da, onu sadece bir teneke parçası olarak göreni de. Ama insan sarraflığı, o haber odalarından ziyade bu dükkânın beton zemininde öğreniliyormuş, bunu geç de olsa anladım. Bir de "ahlak" denilen o ince çizgi vardı ki, onun bazen ne kadar kolay esnetilebileceğini, komşumuz Berat’ın Mercedes E200’ü dükkâna
Duygu ve Düşünce
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
MAL VE BEDEN İLE YAPILAN İBADET: HAC
Sevgili Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular: “İslâm, beş esas üzerine kurulmuştur. Bunlar; Kelime-i Şehâdet getirmek (Allâhü Teâlâ’dan başka ilah olmadığına ve Muhammed Mustafâ’nın (s.a.v.), Allâh’ın kulu ve resûlü olduğuna şehâdet etmek), namaz kılmak, zekât vermek, Ramazân-ı şerîf orucunu tutmak ve Kâbe-i Muazzama’yı haccetmektir.” Hac ibadeti, İslâm’ın beş esasından biridir. Hem mâlî hem de bedenî bir ibadettir. Hicret’in dokuzuncu senesinde farz kılınmış ve Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem, o sene Hazret-i Ebûbekir’i (r.a.), hac emîri tayin etmişlerdir. Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) de hac farîzasını ertesi sene îfâ buyurmuşlardır. Şartları kendinde bulunan kişiye, ömründe bir kere haccetmek, farz-ı ayındır. Bu kişi, mâlî imkânı müsait olduğu hâlde, ömrünün sonuna kadar sıhhati müsait olmazsa vekil gönderir. Haccın bazı hikmet ve faydaları: • Allâhü Teâlâ’ya karşı kendini hakîr göstermek, insanlara karşı mütevazı olmak. • Mal nimetinin ve beden sağlığının şükrünü edâ etmek. • Kâbe-i Muazzama’nın, insanların ruhlarına inşirâh (genişlik) vermesi. • Nefsi tezkiye ve terbiye etmek. • Dinleri bir, renkleri ve dilleri ayrı olan Müslümanların kaynaşmaları. • Hacer-i Es‘ad’ı selamladıkça ezelde verdiğimiz ahid ve mîsâkı hatırlamak ve imanı tazelemek. • İslâm’ın doğup yayıldığı yerleri görüp, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ve Ashâb’ının İslâm için binbir güçlük ve meşakkat içinde verdiği mücadeleyi hatırlamak. • Bembeyaz ihrâma bürünerek, beyaz kefene sarılıp âhiret yolculuğuna çıkmanın, kabirden kalkıp mahşere gitmenin bir temsilini yaşamak. Hac, Müslümanlarda ömür boyu yâd edilecek güzel hatıralar bırakır. (Hac Rehberi, Fazilet Neşriyat)
Din İslam
"İNCİ" Neden beni bıraktı...
25. BÖLÜM 🌹İnci🌹 Yeni taşındığımız bu ev bana, taze bir nefes gibi gelmişti. Alışık olmadığım yabancı duvarlar, artık gündüzleri üzerime devrilmiyor, gölgeleriyle beni boğmuyordu. Korku, gün ışığında benden elini çekmişti. Gece çöktüğünde ise o tanıdık kabuslar yine zihnimin kapılarını tekmeliyor, beni ter içinde bırakıyordu. Fakat gözlerimi açtığım an anneannemin o huzur kokan koynu... Oraya her sokulduğumda, dünyanın tüm kötülüklerinden azade olduğumu hissediyordum. İyileşiyordum işte. Bir karıncanın adımları kadar küçük, bir serçenin kalbi kadar ürkek de olsa, bu savaşı kazanıyordum. **Anneannem, tamda dediği gibi ön bahçeye benim için minyatür bir dünya kurmuştu. O maket evin içinde, çok mutluydum. Günlerimin büyük bir kısmını, gerçek dünyanın gürültüsünden kaçıp küçük çatının altına sığınarak geçiriyordum. Banyo yapmak hala daha benim için bir dehşet senaryosuydu. O beyaz fayanslar... Onları gördüğüm an kanım donuyor, kaskatı kesiliyordum. Gözlerimi kapatmak yetmiyordu, zihnimdeki görüntü beni korkutuyordu. Bu yüzden anneannem beni bahçedeki havuzda yıkardı; suyun özgürlüğü, gökyüzünün sonsuzluğu altında. Konuşmaya başladığım an , banyonun fayanslarını söküp attırdı. Yerine benim istediğim, siyah taşlar döşetti. Öyle bir siyahtı ki bu; üzerine ne düşerse düşsün, ne akarsa aksın, kırmızının o çiğ ve ürkütücü rengi asla belli olmayacaktı. Artık banyonun eşiğinden geçerken kalbim yerinden çıkacak gibi çarpmıyordu. Kapıyı şimdilik sonuna kadar açık bıraksam da, kendimi güvende hissediyordum. Artık rahatça nefes alabiliyor, suyun arındırıcı dokunuşuna teslim olabiliyordum. Her şey zamanla değişmeye başlasa da yalnızlığım değişmiyordu. Ne çevremde ne de okulda kimse yoktu, istemiyordum. Kimsenin sahte ilgisine, sevgisine ya da acıyan
1000Kitap
Hasat Sonrası Direniş: İncirler Olsa Bile Gitme
Dalın içinden ağır ağır yürür bir yaz Güneş, kabuğunu çatlatır zamanın Sütü ellerine bulaşır dünyanın Tam olmuş bir şeyin eşiğinde durur kalp Ve en çok o anda eksilmekten korkar insan İncirler olsa bile gitme Nazım Hikmet geniş bir yerden konuşur Bir ağacı değil Onun gölgesinde çoğalan hayatı düşünür Bir kişi giderse Sadece bir beden değil Bir ihtimal çekilir dünyadan Ahmet Arif dişlerinin arasından geçirir kelimeleri Sevda dediğin şey Toprağa gömülse de kök salar Bırakıp gitmek Bir dağın içinden damar sökmek gibidir Attila İlhan karanlığı omzuna alır Bir kadının arkasından yürüyen şehirleri bilir Giden sadece biri değildir Arka sokaklar da söner Ve bir adam Kendi zamanından düşer Turgut Uyar beklemenin kıyısında durur Herkes aceleyle geçerken O bir boşluğu savunur
AÇCIK YANCEZ SONRA ÇIKCEZ... ARDINDAN VER ELİNİ CENNET
Sözde dindarlar arasında sıkça duyduğumuz bir şehir efsanesi var: ➤ “Günahkâr Müslümanlar cehenneme girecek… — Bir süre yanacak… — Sonra çıkarılacak… — Ab-ı hayat ırmağında tedavi olup cennete gecikmeli olarak alınacak… — Alınlarındaki siyah izden tanınacak...” Kulağa ne kadar da “rahatlatıcı” geliyor değil mi? Ama mesele şu: Bu anlatı Kur’an’dan mı geliyor, yoksa Hadisvarcı'nın kendini ve peşine taktığı ihvanlarını avutma ihtiyacından mı? Bu masalın halk arasında rağbet görme sebebi çok basit: İnsanlar şunu duymak istiyor: — “Yaşa… — Günah işle… — Sorun etme... — Sonra bir şekilde kurtulacaksın…” Bu, — Hesabı hafife alanların, — Günahı küçümseyenlerin, — Ahireti erteleyenlerin kendi kendine yazdığı bir avuntu senaryosudur. Oysa Kur’an’ın terazisi nettir: ➤ Ya ağır gelirsin…