Mürekkep kokusundan yağ kokusuna giden yol, insanın kendi içine yaptığı en uzun yolculuklardan biridir. İletişim fakültesinin o havadar, teorik koridorlarında gazetecilik okurken, dünyayı kelimelerle değiştirebileceğime inanırdım. Anadolu Ajansı’nın o telaşlı, resmi havasında haber peşinde koşarken de öyleydi. Ama bir gün, içimdeki o ses çok daha gür çıktı: Gitmek gerek. Yurtdışı planları, pasaportlar, yeni bir hayat hayali derken kendimi bir anda gitmenin değil, kalmanın tam merkezinde, İstanbul’un o devasa, uğultulu oto sanayi sitelerinden birinde buldum. Abimin "Senin konuşma ve ikna kabiliyetin güçlü, gel birlikte hareket edelim," teklifi, beni o güne kadar hiç bilmediğim bir dilin içine fırlattı. İlk üç ay sadece bir vitrindim; temiz kıyafetlerle müşteri karşılıyor, kelimelerimi parlatıyordum. Ama sanayinin ruhu öyle bir şeydir ki, sadece izleyerek duramazsın. O demirin, motorun, yağın kokusu bir kez ciğerine doldu mu, elini o kire bulamak istersin. "Ben bu işi kendim de öğrenebilirim" dedim. Ceketimi çıkardım, tulumu giydim. Çıraklık yaptım, anahtar tutmayı öğrendim; kalfalık yaptım, motorun sesinden derdini anlamaya başladım. Tam beş yıl sürdü o tezgâhtan geçmek. Beş yılın sonunda artık sadece konuşan değil, söken, takan, tamir eden bir usta olmuştum. Kendi servisimi açtığımda ise artık tamamen buralıydım; İstanbul’un ritmine, sanayinin o kendine has raconuna ayak uydurmuş bir esnaftım.
Sanayide her gün yüzlerce insan görürsünüz. Arabasına gözü gibi bakanı da, onu sadece bir teneke parçası olarak göreni de. Ama insan sarraflığı, o haber odalarından ziyade bu dükkânın beton zemininde öğreniliyormuş, bunu geç de olsa anladım. Bir de "ahlak" denilen o ince çizgi vardı ki, onun bazen ne kadar kolay esnetilebileceğini, komşumuz Berat’ın Mercedes E200’ü dükkâna