Son derece çarpıcı, şiirsel ve realist. Yüreğinizin en hassas duvarlarını gündelik yaşamın sıradan ve acımasız gerçekleriyle paramparça ediyor. Kesinlikle tavsiye ederim.
Bazı kitaplar biter ama içindeki his uzun süre insanın içinde kalır ya… “Çimen Türküsü” benim için tam olarak öyle bir kitap oldu.
Bu kitabı elime almamı sağlayan ilk şey dürüst olmak gerekirse ne yazarı ne de arka kapak yazısıydı… Önce ismi vurdu beni. “Çimen Türküsü”… Bu kadar zarif, bu kadar nahif bir isim insanın içinde daha kitabı açmadan bile bir his bırakıyor. Sonra da kapak tasarımı: O sakinlik, o doğallık, o sıcak tonlar… Kitap daha ilk anda kendi atmosferini kuruyor zaten.
Truman Capote’un bu novellası bana yer yer “Çavdar Tarlasında Çocuklar”ı, yer yer de “Şeker Portakalı”nı anımsattı. Özellikle anlatım biçimi, çocukluk ile büyüme arasındaki o kırılgan eşikte dolaşması ve olayların doğrudan ana karakterin gözlemci bakışıyla aktarılması bende benzer bir tat bıraktı.
Aslında kitap bize bir hayatın tamamını değil, geçmişe dönüp bakılan kısa ama etkisi büyük bir dönemini gösteriyor. Bu yüzden hikâye bittiğinde bile karakterlerin yaşamının zihnimde ve yüreğimde devam ettiğini hissettim.
Ben en çok kitabın sıcaklığını sevdim sanırım. İnsan ilişkilerine, yetişkinlerin dünyasına ve insanların birbirlerine karşı davranışlarına dair güçlü bir gözlem gücü var. Belki bazı okurlar bu bakışı biraz fazla masum ya da iyimser bulabilir ama ben tam da o içtenliği nedeniyle çok sevdim. Çünkü kitap, gerçekçi olmayı seçerken sertleşmek zorunda olmadığını hissettiriyor.
Üstelik anlatım inanılmaz akıcı. Burada çevirmen Filiz Ofluoğlu’nun emeğini ayrıca anmak gerek. Bu yalnızca kelimeleri ya da cümleleri çevirmiş bir çeviri değil; Türkçede gerçekten yaşayan, doğal akan, yer yer yerelleştirilmiş çok başarılı bir metin ortaya çıkmış. Çeviri okurken insanı metinden koparmıyor, aksine içine daha çok çekiyor.
Bu benim okuduğum ilk Truman Capote kitabıydı. Amerikan edebiyatının
Değişik, yer yer insanı sinir eden, rahatsız edici ama komik bir şekilde güldüren, devam etme isteği uyandıran, trajikomik bir roman… Ciro Coppa ve Don Pepe Alletto çok ilginç ve okuması keyifli karakterlerdi
Kitabı okurken kendimi klasik aile hikâyeleri anlatan, romantik ve dramatik bir anime dizisi izliyormuş gibi hissettim. Tam da ait olduğu seriye yaraşır bir "iyi hisset" kitabı gerçekten. Özellikle Kore ve Japon kültürüne az çok aşina ve ilgili olan, anime izlemeyi seven kişilerin beğenebileceği bir kitap. Kitap 7 farklı kişinin hikâyesine yer veriyor. Tüm karakterleri bir araya getiren yer ise Soyang- Ri'nin Kitap Mutfağı isimli okur konaklama tesisi. Dolayısıyla anlatı boyunca neredeyse tek bir ana mekânın varlığından söz etmek mümkün.
Anlatı boyunca söz konusu 7 kişi haricinde hikâyesine ufak tefek yer verilen bazı yan karakterler de var. Tek mekân bağlantısı kurulduğu için hikâye geçişlerinde çok fazla kopukluk hissetmedim fakat anlatının kendisi halihazırda çok derinlikli ve iddialı değil zaten. Toplamda iki ya da 3 oturuşta bitirilebilecek, çay ve kahve eşlikçisi bir iyi vakit geçirme hikâyesi de denebilir.
Benim hikâyeye dair en sevdiğim şey karakterlerin farklı yaş gruplarından olması oldu. Bu sayede roman; hayatlarının farklı evrelerinde bambaşka keşifler, arayışlar ve bunalımlar içindeki kişilerin hallerine göz atma imkânı sunuyor.
Kitabın dikkatimi çeken bir diğer noktası ise oldukça sık, uzunca ve detaylı doğa tasvirleri ve çevre betimlemeleriydi. Nedense bunun yazarın Koreli olması ve dolayısıyla romana da bu kültürün hâkim olmasıyla ilgili olduğuna dair bir ön yargım var ama herhangi bir somut dayanağım yok bu konuda elbette :)) Galiba uzun yıllar boyunca çok severek izlediğim Japon ve Kore animelerinde de müzik ve ortam sesleriyle birlikte çokça yer verilen doğa, şehir veya mekan görüntüleri bu kanıyı bende pekiştirdi. Soyang-ri'nin Kitap Mutfağı
Kitabın ön kapağına basılan yorumda, “Bu roman beni çok güldürdü. Absürt, tuhaf, cesur ve kusursuz. Güçlü bir kitap.” yazıyor. Kitabı sevdim ama bu yorumun çoğuna katılmıyorum. Eserin kesinlikle absürd ve tuhaf olduğu doğru. Güldüm mü? – Hayır. Kusursuz mu? – Bence değil. (Zaten neden bir kitap böyle bir sıfata ihtiyaç duysun ki?? :)
Kitabın en sevdiğim kısmı sanırım baş karakter Keiko Furukura’nın son derece tuhaf bir sözde “insan” gibi çizilmiş olması. İnsan olmanın tüm irrasyonel ve duygusal karmaşa ve tutarsızlığından o kadar uzak, öylesine steril ve robotize bir karakter ki onun hayatına dair okurken onun adına endişelendim ve irite oldum. Tıpkı kitapta onun için endişelenen kız kardeşi, annesi ve arkadaşları gibi… Ki tam da bu noktada kitabın yapmak istediği şeyde (?) zekice çok başarılı olduğunu hissettim.
Şiraha ise son derece mide bulandırıcı bir karakter ve bunu başarmakta çok iyi olduğundan da kurguyu ve yazarı yine takdir ettim. Bireyin toplumsal normlar tarafından mütemadiyen taciz edilişi ve baskı altına alışının; bu durumun gündelik yaşamda görmezden gelişinin bile bir norm haline geldiğinin açıkça söylendiği kısımlar rahatlıkla cesurca bulunabilir.
Elbette kitabın cesurca olarak nitelendirilmesinin bir diğer haklı sebebi olarak da Japonyalı bir yazarın kendi toplumsal norm ve kültür yasasını içeriden bir göz ve dille eleştirmesi gösterilebilir.
Eser oldukça kısa olmasına rağmen bu kısa anlatı içinde gayesine eriştiğini ve mesajını netlikle ortaya koyduğunu düşünüyorum. “Zaten bunun ötesinde söyleyecek bir sözüm yok” rahatlığı ve kendinden eminliğiyle bitiyor bence metin.
Metinde anahtar kelimeler üzerinden gidecek olursak da sosyo-psikolojik, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik anlamda değinilen epey bir kavram var: Toplumda kadının/erkeğin/ailenin