Bu kitap... beni bayağı bir sarstı, hala üzerine düşünüyorum ama yazmadan da duramadım. (İncelemem ucundan azıcık spoiler içeriyor, uyarıyorum…)
Hikaye aslında tek cümleyle özetlenebilir: Yoksul bir delikanlı (Gu) tefeciler tarafından sokakta dövülerek öldürülüyor, sevgilisi (Dam) onun cesedini eve taşıyor ve… işte burada uyarmam gerek. Kitabı en iyi açıklayan cümle bence şu: "Eğer sen benden önce ölürsen, seni yerim. Sensiz yaşayabilmemin tek yolu bu."
Evet, doğru okudun. Bu bir kanibalizm romanı. Ama garip bir şekilde, çok şiirsel, çok minimalist, çok acılı bir kitap. Hatta şiirsel olduğu için daha rahatsız edici diyebilirim. (Kanibalizmi nasıl şiirsel görebilirsin demeyin, okuyana kadar ben de bunu düşünmemiştim...)
Roman iki sesle ilerliyor: Dam'ın yaşayan sesi ve Gu'nun ölümünden sonra "öteki taraftan" konuşan sesi. Sayfaların köşesinde minik geometrik simgeler var (○ ve ●), hangisinin konuştuğunu bunlardan anlıyorsun. Bu detay bile bende "ne kadar düşünülmüş bir kitap ya" hissi yarattı.
Karakterler de çok etkileyici. Dam ve Gu, ilkokul birinci sınıftan beri aynı sınıftalar. İkisi de bir nevi ailesiz büyümüş, ikisi de Kore'nin en alt tabakasından. Gu'nun ailesi onu kefil yaparak ortadan kayboluyor; çocuk kendine ait olmayan bir borçla büyüyor, fabrikalardan tefecilere sürükleniyor. Yani aslında onu öldüren tefeciler değil, sistemin kendisi.
Burada şunu söylemem gerek: Açlık ilk bakışta bir "ölüm sonrası şok romanı" gibi gelse de aslında garip bir şekilde bir aşk romanı. Yas romanı, sınıf romanı, hatta bir varoluş romanı… ama hepsinin merkezinde bir aşk var. Dam ve Gu'nun ilişkisi o klişe romantik aşk değil; iki yapayalnız çocuğun birbirini "var etme" çabası. Dam'ın yeme arzusu da oradan geliyor. Onu kaybetmemek, içinde tutmak, yokluğa direnmek. Bu sistemde