Bu kitapta herkes aç. Birine, bir şeye, başka bir hayata, başka bir bedene, biraz merhamete, sevgiye… Çok etkilendim, çok.
İnsan sevdiği bir şeyi ne zamana kadar sevebilir, hangi noktadan sonra onu tüketmeye başlar? Choi Jin-young bu soruyu öyle tekinsiz, öyle rahatsız edici bir yerden kuruyor ki kitap ilerledikçe aşk, yas, yoksulluk ve beden birbirine karışıyor sanki.
Romanın çıkış noktası zaten başlı başına sarsıcı. Bir kadın, âşık olduğu adamın cansız bedeniyle karşılaşıyor ve onu eve taşıyor. Buradan sonra olanları okurken sürekli insanlığın sınırlarında dolaşıyorsunuz. Sevgi nerede bitiyor? Sahip olmak nerede başlıyor? Bir insan başka bir insanı ne kadar içine alabilir?
Choi Jin-young metni kanla değil, yalnızlıkla kirletiyor. O yüzden bazı sayfalar midemi bulandırmaktan çok kalbimi sıktı. Çünkü anlatılan şeyin merkezinde vahşi bir “aşk” var ama bu aşk romantik değil; çürüyen, tüketen, yiyip bitiren bir şey. Sanki kapitalizmin, yoksulluğun, tükenmişliğin ve sevgisizliğin iç içe geçtiği bir mezbahada büyümüş bir duygu. Karakterlerin yaşadığı yoksunluk öyle büyük ki, sevgi bile burada bir hayatta kalma biçimine dönüşüyor. Ve bir noktadan sonra insan sevdiği şeyi korumak yerine tüketmeye başlıyor.
Rahatsız edici kitapları seviyorsanız ama o rahatsızlığın altında gerçek bir edebi derinlik de arıyorsanız, Açlık kolay kolay unutulacak bir roman değil. Benim içimde çok kötü bir yere dokundu. Belki bu yüzden bu kadar sevdim.