Öğleden sonra tam 3.15'te tabancasını aldı, özel doktorunun tentürdiyotla göğsüne çizdiği dairenin ortasından kendini vurdu. O anda Macondo'da, Ursula, ocağın üstündeki sütün neden böyle geç kaynadığını merak ederek, tencerenin kapağını kaldırdı ve içinin kurtlarla fıkır fıkır dolduğunu gördü.
"Aureliano'yu öldürdüler!" diye haykırdı.
Yalnızlıktan doğan bir alışkanlıkla bahçeye doğru baktı ve yağmurdan sırılsıklam olmuş, üzüntülü ve öldüğü zamankinden çok daha yaşlı görünen Jose Arcadio Buendia'yı gördü. Úrsula bu kez daha kesinlikle "arkasından vurdular ve kimse gözlerini kapatmak zahmetinde bulunmadı," dedi. Güneş batarken, Ursula gözyaşlarının arasından, gökyüzünden bir duman gibi geçen parlak dairelerin hızla kaydığını gördü ve bunu bir ölüm habercisi olarak yorumladı. Albay Aureliano Buendia'yi kurumuş kandan kaskatı kesilmiş bir battaniyeye sarılı ve gözleri öfkeden yerlerinden uğramış olarak getirdiklerinde, Ursula daha hala kestane ağacının altında, kocasının dizlerine kapanmış hıçkırarak ağlıyordu.
Bu sonsuz genişlik içinde kayıkta bir insan hiçti, bunu hemen anlardı. Ama o insan gene de düşünebilir, düşündükçe Deniz'in, Gök'ün yüceliğine erişirdi. Ancak düşündükçe doğa güçleriyle, evrenin derinliğiyle, genişliğiyle boy ölçüşebilirdi insanoğlu. İşte bu yüzden yaşadığı sürece Deniz gibi güçlü, Gök gibi sonsuzdur; çünkü düşünceye sınır konulamaz. Ölünce bir başkası daha ötesini düşünür, ondan sonraki daha ötesini, böylece sürer gider.