İki gece de okuduğum,iki kitap.
Farklı zamanlar ama aynı mesajın farklı versiyonları.
Cesur Yeni Dünya ile Fahrenheit 451 tam olarak böyle bana göre.
İkisinde de aslında ortak bir korku var,insanın düşünmemesi. Ama bunu yapma şekilleri farklı. Cesur Yeni Dünya’da insanlar daha doğmadan sistemin istediği gibi programlanıyor. Herkes halinden memnun çünkü sorgulayabilecek bir zihne izin verilmiyor.Üstüne bir de “soma” gibi şeylerle sürekli mutlu tutuluyorlar.Yani farkında bile olmadan kontrol altındalar.
Fahrenheit 451’de ise durum biraz daha sert. Burada kitaplar direkt yakılıyor. Çünkü kitap demek düşünmek demek. Düşünmek de sistemi bozuyor.İnsanlar ekranlarla, boş muhabbetlerle oyalanıyor. Kimse derin şeyler konuşmuyor,konuşamıyor da zaten.
Ama en vurucu nokta şu bence:
Cesur Yeni Dünya’da insanlar mutlu olduklarını sanarak köleleşmiş.
Fahrenheit 451’de ise insanlar cahil bırakılarak susturulmuş.
İkisinde de insan ilişkileri çok yüzeysel. Gerçek bağ yok, derinlik yok. Herkes bir şekilde yalnız ama bunun bile farkında değiller. Ve tabii ki iki kitapta da sistemi sorgulayan karakterler var. Onlar sayesinde aslında biz de “bir dakika ya” diyoruz.
Kısacası bu iki kitap bana şunu düşündürdü:
İnsanları kontrol etmek için illa zor kullanmana gerek yok. Onları ya yeterince oyalarsın ya da yeterince mutlu sanmalarını sağlarsın, zaten gerisini kendileri getiriyor.
Ve işin korkunç tarafı…
Biz Bunları YAŞIYORUZ!
"Herkes ölünce ardında bir şeyler bırakmalı, derdi dedem. Bir çocuk, bir kitap, bir tablo, inşa edilmiş bir ev veya duvar, yapılmış bir çift ayakkabı. Veya ekilmiş bir bahçe. Elinin bir şekilde dokunduğu bir şey, öldüğünde ruhunun gideceği bir yer olsun diye; böylece insanlar ektiğin o ağaca veya çiçeğe baktığında, sen orada olursun.“