Bazı tablolar sadece görülmez. İçine düşülür. Ve ben, ne zaman o geceye baksam, sanki dünyanın bütün gürültüsü bir anda susuyor da geriye yalnızca içimde kopan fırtınaların sesi kalıyor. Çünkü bu tablo bana hiçbir zaman sadece yıldızları anlatmadı. Bana insanın kendi zihninde kayboluşunu, yalnızlığını, taşan duygularını ve buna rağmen hâlâ gökyüzüne bakabilecek kadar umut taşımasını anlattı. İlk gördüğümde hissettiğim şeyi tarif etmek çok zor olmuştu. Çünkü “güzel” değildi sadece. Rahatsız ediciydi biraz. Hareketliydi. Sanki gökyüzü nefes alıyordu. Sanki yıldızlar yerinde durmuyor, içimdeki bütün karmaşayı anlıyormuş gibi dönüp duruyordu. İnsan bakınca huzur bulacağını sanıyor ama ben her baktığımda kendi zihnimin içinde dolaşıyormuş gibi hissediyorum. Ve belki de bu yüzden ona bu kadar bağlandım. Çünkü bazı sanat eserleri insanı sakinleştirmez. Bazıları insanın içini açıp önüne koyar. Van Gogh’un fırça darbelerinde hep bir çırpınış hissediyorum ben. Sanki “anlatamıyorum” diyen bir ruhun son kez kendini ifade etmeye çalışması gibi. Gökyüzünün o kıvrımları bana hep zihnimin susmayan tarafını hatırlatıyor. Geceleri uyuyamadığım anları. İçimde aynı anda büyüyen korkuları, umutları, özlemleri… İnsan bazen kendi içinde o kadar çok şey hissediyor ki hiçbir kelime yetmiyor. İşte o tablo bana kelimelerin yetmediği yerde duyguların da bir dili olduğunu gösterdi. Ve gecenin o derin mavisi… Eskiden maviyi sadece bir renk sanırdım. Şimdi bazen bir yara gibi geliyor bana. Sessiz ama ağır. Van Gogh’un gecesindeki mavi de öyle. İnsan ona baktığında yalnızlığı görüyor ama aynı zamanda garip bir aidiyet de hissediyor. Çünkü bazı insanlar karanlıktan korkmaz. Bazıları karanlığın içinde yaşamayı öğrenmiştir. Ben de o tabloya baktığımda korkmuyorum geceden. Kendimi görüyorum.
Küçücük köy