Hayır. Benim için Elif sadece bir roman değildi; insanın kendi içine yaptığı uzun ve yorucu yolculuğun satırlara dökülmüş hâliydi. Kitabı okurken kendimi yalnızca bir hikâyenin içinde değil, aynı zamanda kendi düşüncelerimin, sorgulamalarımın ve duygularımın içinde buldum. Çünkü bu eser, aşkı anlatırken yalnızca iki insan arasındaki bağı değil; insanın kendisiyle, kaderiyle ve ruhuyla olan ilişkisini de anlatıyordu. Kitabın en çok etkileyen yönlerinden biri, aşkı alışılmış kalıpların dışına çıkararak ele almasıydı. Günümüzde aşk çoğu zaman sahip olmak, yanında tutmak ya da kaybetmemek üzerine kurulu gibi görünürken, bu kitap bana sevmenin bazen bırakabilmek, bekleyebilmek ve sabredebilmek olduğunu hatırlattı. Okudukça şunu fark ettim: Gerçek sevgi, yalnızca mutlu anlarda değil; özlemde, ayrılıkta ve belirsizlikte de kendini gösterebiliyormuş. Paulo Coelho, her zamanki sade ama derin anlatımıyla okuyucuyu yormadan düşündürmeyi başarıyor. Sayfalar ilerledikçe olaylardan çok cümlelerin içinde yaşamaya başladım. Bazı satırlarda durup uzun uzun düşündüm; bazı satırlarda ise kendi hayatımdan izler buldum. Çünkü kitapta anlatılan duygular bana yabancı değildi. Özlemek, beklemek, vazgeçememek, umut etmek ve bazen de cevabını bilmediğimiz sorularla yaşamak... Bunların hepsi insan olmanın bir parçasıydı ve kitap bunu oldukça etkileyici bir şekilde hissettiriyordu. Bu eserde beni etkileyen bir diğer nokta ise yolculuk kavramı oldu. Buradaki yolculuk sadece şehirler veya ülkeler arasında yapılan fiziksel bir seyahat değildi. Asıl yolculuk insanın kendi ruhuna doğru yaptığı yolculuktu. İnsan bazen sevdiği kişiyi ararken aslında kendini aradığını fark ediyor. Kitabı okurken ben de bunu hissettim. Bazı insanların hayatımıza yalnızca bizimle kalmak için değil, bize kendimizi öğretmek
ElifPaulo Coelho · Can Yayınları · 20217,9bin okunma
İlk kitabı okuduğumda sevmenin ne olduğunu sorgulamıştım. İkinci kitabı okuduğumda ise sevmenin insanı nasıl değiştirdiğini düşündüm. Hikmet Anıl Öztekin'in Elif Gibi Sevmek 2 kitabı bana aşkın sadece kalpte başlayan bir duygu olmadığını, zamanla insanın karakterine, sabrına, duasına ve hatta sessizliğine işleyen bir hâl olduğunu hissettirdi. Kitap boyunca aşkın olgunlaşmış hâliyle karşılaştım. İlk kitaptaki heyecan yerini daha çok tefekküre, daha çok iç muhasebeye ve daha çok teslimiyete bırakmış gibiydi. Aşk ve tasavvuf temalarını şiirsel bir dille işlemeye devam eden eser, okuyucuyu duygusal olduğu kadar manevi bir yolculuğa da çıkarıyor. Bu kitabı okurken en çok hissettiğim şey, bazı sevgilerin kavuşmak için değil, insanı olgunlaştırmak için hayatımıza girdiğiydi. Çünkü kitap boyunca anlatılan sevda, karşılık bekleyen bir sevda değildi. Daha çok beklemeyi bilen, sabretmeyi öğrenen ve sonunda her şeyi Allah'a emanet eden bir yüreğin hikâyesi gibiydi. Bazı satırlarda kendi suskunluklarımı gördüm. Bazı cümlelerde ise yıllardır içimde taşıdığım özlemlerin yankısını duydum. İlk kitapta sevmeyi öğrenen bir kalp varsa, ikinci kitapta sevmeyi kabullenmiş bir kalp vardı. Bu yüzden bana daha ağır, daha derin ve daha gerçek geldi. Çünkü insan zamanla anlıyor; sevgi bazen bir kavuşma değil, bir imtihandır. Bazen bir mutluluk değil, bir sabır meselesidir. Bazen de kalbinde taşıdığın kişiyi hayatına değil, dualarına emanet etmektir. Kitap boyunca dikkatimi çeken en önemli noktalardan biri de yazarın sevgiyi yalnızca bir insana duyulan his olarak anlatmamasıydı. Satırların arasında insanın Rabbiyle olan bağı, kaderle olan mücadelesi ve hayatın anlamına dair sorgulamaları da görmek mümkün. Bu nedenle kitap bana sadece aşkı değil, insanın kendisini de anlattı. Çünkü bazı
Kendi içimde yıllardır susturmaya çalıştığım bazı duyguları okudum aslında. Hikmet Anıl Öztekin'in Elif Gibi Sevmek 1 kitabı benim için sadece aşkı anlatan bir eser olmadı. Bu kitap; sevmenin ne olduğunu, beklemenin ne demek olduğunu, bir insanı Allah'a yaklaştıran sevda ile dünyaya bağlayan sevda arasındaki ince çizgiyi hissettiren bir yolculuktu. Kitap boyunca satırların arasında bazen kendimi buldum, bazen kaybettiklerimi, bazen de hâlâ içimde yaşayan umutları gördüm. Eser; aşkı yalnızca iki insan arasındaki duygusal bağ olarak değil, insanın ruhuna işleyen bir hâl olarak ele alıyor. Tasavvufî bir bakış açısıyla sevdayı anlatırken okuyucuyu da kendi kalbiyle yüzleştiriyor. Bu kitabın en çok etkileyen yanı, sevmenin sahip olmak olmadığını hissettirmesiydi. Günümüzde insanlar sevgiyi çoğu zaman kavuşmakla, yanında olmakla veya karşılık görmekle ölçüyor. Oysa kitap boyunca bana anlatılan şey; bazen sevmenin sadece dua etmek olduğu, bazen uzaktan bakabilmek olduğu, bazen de vazgeçmeden ama beklemeden yaşayabilmek olduğuydu. Sayfaları çevirdikçe aşkın bir insanı nasıl olgunlaştırabileceğini, nasıl sabrı öğretebileceğini düşündüm. Çünkü burada anlatılan sevda, "beni mutlu et" diyen bir sevda değil; "sen iyi ol yeter" diyebilen bir sevdaydı. Kitapta geçen birçok cümle sanki bir şiir gibi değil de yıllardır içimde kurup kimseye söyleyemediğim düşünceler gibi geldi. Özellikle ayrılık, özlem, bekleyiş ve teslimiyet üzerine yazılan bölümler beni derinden etkiledi. Çünkü insan bazı satırları okumaz; yaşar. Bu kitapta da tam olarak bunu hissettim. Bazı sayfalarda durup uzun uzun düşündüm. Bazen bir cümlenin ardından kitabı kapatıp sessizce oturdum. Çünkü bazı sözler okunmak için değil, insanın içine işlemek için yazılmıştı. "Elif" kavramı da kitapta sadece bir harf değil. Elif;
Hatemü'l Enbiya benim için sadece bir siyer kitabı olmadı. Bu kitap, sanki yüzyıllar öncesinden gelen bir merhametin, sabrın ve insanlığın kalbime dokunmuş hâliydi. Sayfalarını her çevirdiğimde yalnızca Hz. Muhammed’in hayatını okumadım; aynı zamanda insan olmanın ne demek olduğunu, affetmenin nasıl bir büyüklük taşıdığını ve bir insanın karanlık bir çağın ortasında nasıl ışık olabileceğini hissettim. Kitabın en etkileyici yanı bana göre anlatımındaki samimiyetti. Osman Keskioğlu’nun dili ne aşırı ağırdı ne de ruhsuzdu. Aksine, olayları aktarırken insanı o dönemin içine çeken bir üslubu vardı. Mekke’nin o sert atmosferini, insanların vicdansızlıklarını, cahiliyenin karanlığını okurken boğazım düğümlendi. Çünkü insan, Peygamber Efendimizin küçücük yaşlardan itibaren ne kadar büyük imtihanlardan geçtiğini görünce ister istemez kendi hayatını sorguluyor. Yetim büyüyen bir çocuğun, bütün insanlığa umut hâline dönüşmesi beni derinden etkiledi. Özellikle vahyin ilk gelişini okurken içimde tarif edemediğim bir duygu oluştu. Çünkü o anlar sadece tarihî bir olay gibi anlatılmıyordu; korkuyu, şaşkınlığı, teslimiyeti hissedebiliyordum. Hira’daki yalnızlıkla başlayan o yolculuğun milyarlarca insanın kalbine ulaşması gerçekten insanı hayran bırakıyor. Kitap boyunca en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de Peygamberimizin gücü eline geçirdiğinde bile kibirlenmemesi oldu. Taif’te taşlandığında beddua etmek yerine merhamet göstermesi, Mekke fethedildiğinde yıllarca kendisine zulmeden insanları affetmesi… Bunlar sadece anlatılan olaylar değil; insanın içine işleyen derslerdi. Bu kitabı okurken bazı bölümlerde gözlerim doldu. Özellikle Hz. Hatice’nin desteği, Hz. Ebubekir’in sadakati, sahabelerin fedakârlıkları ve Veda Hutbesi kısmı beni çok etkiledi. Çünkü orada anlatılan şey sadece
Bu kitabı okurken yalnızca satırların arasında dolaşmadım; kendi inancımın, korkularımın, sorgularımın ve Allah ile kurduğumu sandığım ilişkinin içinde uzun bir yolculuğa çıktım. İnsan bazen dine yaklaşırken Allah’a değil, insanlara yaklaşmış oluyor. Geleneklere, korkulara, toplum baskısına, “ayıp” denilen şeylere, sorgulamamamız öğretilen kalıplara… Ve bir süre sonra fark ediyorsunuz ki size anlatılan din ile Kur’an’daki din arasında derin bir uçurum oluşmuş. İşte bu kitap, benim içimde tam da bu farkındalığı uyandırdı. Kitabı okurken en çok hissettiğim şeylerden biri şuydu: Allah aslında insanı zorlaştırmak için değil, kolaylaştırmak için var ediyor. Ama insanlar bazen dini öyle ağırlaştırıyor ki kişi Allah’a yaklaşacağı yerde O’ndan korkup uzaklaşmaya başlıyor. Emre Dorman’ın dili ise tam tersine insanı suçlayan değil, düşündüren bir dil. Sert ama kırıcı olmayan, sorgulatan ama küçümsemeyen bir anlatımı var. Bu yüzden kitabı okurken kendimi savunmaya geçmek yerine gerçekten düşünmeye başladım. Özellikle dinin Allah’tan çok insanlar adına konuşulması meselesi beni derinden etkiledi. Çünkü yıllardır farkında olmadan din diye kabul ettiğimiz birçok şeyin aslında kültür, gelenek, hatta bazen korku olduğunu görmek kolay değil. İnsan bazen öğrendiği şeylerin yanlış olabileceğini kabul etmekte zorlanıyor. Çünkü o yanlışların içinde büyümüş oluyor. Ama bu kitap bana şunu hissettirdi: Gerçek iman, sorgulamaktan korkmayan imandır. Kitabın en sevdiğim yanlarından biri de Kur’an merkezli yaklaşımı oldu. Çünkü ben her zaman şuna inanmak istemişimdir: Allah’ın sözü, insanların yorumlarının gölgesinde kaybolmamalı. Kitap boyunca sık sık şu hissi yaşadım; sanki yıllardır Allah adına konuşan sesler biraz susuyor ve ilk kez gerçekten Kur’an’ın sesi duyuluyor. Bu benim için çok özel