“Kül” kelimesini eskiden sadece yanıp bitmiş şeylerin geride bıraktığı iz sanırdım. Bir son gibi gelirdi bana. Dokunduğunda dağılan, rüzgâr estiğinde savrulan, geri dönüşü olmayan şeylerin sessiz kalıntısı… Ama insan büyüdükçe anlıyor; bazı şeyler tamamen yok olmuyor. Yanıyor, tükeniyor, can yakıyor ama ardından geriye kalan o kül, aslında yaşanmışlığın en dürüst hâli oluyor. Ben biraz kül gibiyim sanırım. Dışarıdan bakınca sakin duran ama içinde binlerce yanmış cümlenin ağırlığını taşıyan biri… Herkes bir yangının alevini görür ama kimse sonrasında geriye kalan küle bakmaz. Çünkü ateş dikkat çeker, kül ise sessizdir. Oysa en çok şeyi kül anlatır. Ne kadar yandığını, ne kadar dayandığını, neyi kaybettiğini… Hayatımda öyle zamanlar oldu ki içimdeki her şey birer birer yandı. Güvendiğim insanlar, çocukluğumun saf tarafı, bazı hayallerim, bazı umutlarım… İnsan bazen bir anda yanmıyor; yavaş yavaş tükeniyor. Bir sözle biraz, bir suskunlukla biraz daha… Sonra bir bakıyorsun, geriye sadece kendi küllerini toplamaya çalışan biri kalmış. Ama külün garip bir tarafı var. O tamamen bitmişliği temsil etmiyor aslında. Kül, bir şeyin gerçekten yaşandığının kanıtı. Eğer ortada kül varsa, demek ki bir zamanlar orada ateş vardı. Demek ki bir şey gerçekten içten yanmıştı. Gerçekten hissedilmişti. Gerçekten sevilmişti. Ben bazı şeyleri fazla derinden hisseden biriyim. Bu yüzden kolay kolay kırılmam sanılır ama aslında en çok ben parçalanırım. Çünkü insanlar çoğu zaman bir kalbin ne kadar sustuğunu fark etmiyor. İçimde kopan şeyleri sessiz yaşamayı öğrendim ben. Gözümün içine bakıp “iyisin değil mi?” diyen insanlara gülümsemeyi… İçimde yangın varken bile sakin durmayı… Belki de bu yüzden kendimi küle benzetiyorum. Sessiz, yorgun ama hâlâ bir zamanlar nasıl yandığını unutmayan bir kül… Bir