Günün bir yerinde içimde bir ışık sönüyor.. Adını koyamıyorum..
Ne karanlık başlıyor diyebiliyorum, ne de aydınlık bitti..
Ne zaman olduğunu bilmiyorum..
Saatler masum bu konuda..
Bir anda içimdeki ses ağırlaşıyor, daha yavaş akıyor cümleler, daha az inanıyor kelimeler..
Başta her şey mümkün gibi..
Sonra mümkün olanlar, tek tek arka odaya çekiliyor..
İnsan kendini tanıyor ama yanına oturmak istemiyor..
Akşamlar içeri doğru çöken bir gölge gibi..
Dışarıda taşıdığım yüz, kapının önünde kalıyor.. Işıklar azalınca sakladıklarım çıkıyor vitrine..
Bir cümle takılıyor kulağıma sanki içimden fısıldanmış gibi..
Bir sahne beliriyor, yaşamadığım ama ezbere bildiğim bir an..
İçimden bir “ah” geçiyor, sesini inceltmiş, kimseye değmesin diye gözlerimi bir noktaya takılı bırakıyorum..
Bakıyorum ama dünya orada değil.. Düşünmüyorum, ama içimde bir şeyler durmadan akıyor..
Kalbim ve aklım aynı yükün altında yoruluyor..
Bu bir ağlama hâli değil..
Bu, gözyaşına dönüşememiş bir ağırlık sanırım..
Eksik olanı bilmek, ama artık adını anmamayı öğrenmek gibi birşey..
Gece ilerledikçe insan kendine daha az masal anlatıyor, anlatacak sesi kalmadığı için belki de ..
..Ve sonra..
Her şey susuyor..
Ben kalıyorum..
Bir de içimden çıkmayan o koyu ağırlık..