·336 syf.··Beğendi
···Okunma: 17 Ocak 2021 22:45 Savaş, insanlığın kaçıncı yıktığı olduğundan bihaber belki onuncu, belki yüzüncü defa havaya sıktığı mermiyi tüfeğe, oradan verilen komuta aktarırken orada, gizliden saklanmış iki asker, evvelde öğrenci bu iki asker rütbeliler, ateş etmelerinin sonucunu izliyor. Tanımadıkları ve asla tanıyamayacakları binlerce şansı karalıyor, kafa taslarıyla birlik parçalayıp atıyorlar ve her gece fareler koşuyor, biz onları uyuyor addediyoruz. İnsanlar konuşuyor savaşın geç akşamında, onlar da uyuyamıyor zira gündüzleyin parçalanan kafa, merminin deldiği umut henüz tazeliğiyle ölüyü gecenin diriliğine taşımakta. Birkaç günde anlanamayan zamandır kafatasları aynı dağılımdayken aldığı özün bilincinden yoksun bu saldırılar, kendi tanıdıklarının etrafında sonunda bir daire ile dikkatini çekiyor. Birkaç gün önce bir kafatası paramparça kılınmıştı bir tüfek tarafından, bir mermi, bir ateş ediş, bir tetik, bir vazgeçiş, bir kabulleniş, bir emir tarafından. Ve her gece Tanrı'nın varolmayan kaşığından çorba içenlerle hapishane hücresine taşınan Karahindibağ'ın, koklayanın özlemiyle tüm vucudunu burun kesmesine yönelen pek çok noktayı topluyor, yoğunlaştırarak yeniden duyumsattıran Borchert'i dinliyorum. Her sabah onun huzursuz ölülerinin kaçının kafalarını bedenlerinden ayırdıklarını anımsamalarına engel olan bir düzenin ırmağından, dışarıya fışkırırcasına sarsıcı satırlar buluyor, hayatıyla birleştirip de düşünüldüğünde birçok imgeyi uzatmayı istiyorum. Çarpık yüzler çiziyor biri trenin bazen bir askeri taşıyan, bir yolcuyu sıradanlıkta sonraki adıma bırakan vasıflarının yanından geçip giden bir trenin camlarına birileri, palto adama uzatılıyor ve annesinin artık duyulmayan sesi, duyuluyor... Gençlik yıllarını önce savaşta, ardından hapis ve yeniden geniş bir alanı kutsadığı düşünülüp ön safta savaştırılarak geçirilmiş hayatın sonrası, koğuşta anlattığı idda edilen politik bir fıkranın altında o tozlu, yolu yılda bir oralara düşen sineği kabul edemeyebilecek sertlikte, diş fırçası isteğinde, insanların ihtiyaçlarının önünde durar misali dikili birograsinin sizleri sarmaladığı hücreye tıkılıyor. Zaman orada öyle sıkışmış formda ki, kişiliğimiz gibi tekdüze zira geçip geçmediğini ve yolu kat edip etmediğinizi anlamak, ancak nesnel bir göstergenin gölgesinde gerçekleşiyor. Savaş kimi öldürür? Merminin isabet ettiği bir savaşçıyı mı, mermi isabet ettireni mi, izleyeni mi, duyanı mı, kim yazar bunları peki? Yıkılmış şehirler, insanları taşıdıkları sularda delinir ve yıkılmışlığın nedenini, şiddeti içlerine alır, insanları boğarlar. Delinir kalpleri mermilerle, suçlayışlarla, teşrif ettikleri salonlarla, tutuklanışla ve kötü yüzlerle delinirler. Nazi Almanya'sının özelleştirdiği insanın bu daraltılan vasıflarına karşı çıkan, tümlüğü savunan bir insanın yıllarca boyuna savaş ve hapis yüzü görmesi, insanlığın karanlık tarafını o çağa dönmüş olmanın baskısını içine yerleştirir. Borchert çıktığı hapisten iyileşemeyecek bir yaranın yanında teşhissiz hastalığını sürüklemekten kurtulamadığı gibi, dostlarının yardımıyla az vaktinin bilincinde ruhunu pek canlı tutar.
Yazmakta devam ederken, farelerden ve insanlardan -ve dolayısıyla tek bir şeyden- bahsederken 2. dünya savaşının yarattığı yıkım edebiyatı (Trümmerliteratur) alanına yaşanmış olanın anlatımdaki güçlülüğü ve kendini hissettirişiyle gücünü belirttiği, yaşama umudunu Tanrı'yı da karşısına alarak Tanrısız yaşıyoruz (S. 44) hem olabildiğine karlı günleri, güneşi, tüm gecenin tekinsiz dönemlerini üzerimize yıkıyor. Tıpkı nedensiz ve en büyük bir kötülük olan savaşın yaptığı gibi evvelde tasvir gücünü hâliyle derin, öfkeli ve toprak altında yatan ölüler gibi buhara resim çizen karakterlere, ardından monologların uzun, öfkeyi ruha yayıcı etkisinde parlatıyor. Melodiyle yazılmış öykülerin arasında biz hayal kırıklığına uğratılmış, biz Tanrı'dan yoksun, biz bir evetsiz yaşayan, makineye güvenip de verilmeyen söze ihtiyaç duymayan, karanlıkta, inanıp kaçınılmaz sonumuza umarsızca gülümseyenler... Hayırı, tüm yıkımlara hayır demenin elzemliliğini bulacağız. Bizim manifestomuzdur bu, Borchert'in kalemi herkesin manifestosudur, yıkımın yalnız insanı değil binayı, kenti, değdiğini geçmişe karıştıran gücünü hayırlayarak birlikle sonlandırmanın manifestosu... Boyuna griyle bezeli bir hikaye bu, siyah belki. @EmelKalender