9/10
·372 syf.··
Beğendi
·
2021 46. kitabı
~Nefes Nefese~ Savaşın ortasında bir ülke, adı Türkiye. Savaş taraflarının kendi taraflarına sokmak istediği, paylaşılamayan ülke. Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün zeki stratejileri sayesinde savaş dışı kalan ülke. Ne yalan söyleyeyim tarafsızlığı sevmem, hani ne tuttuğun belli olsun yoksa bertaraf olursun derler ya. Ama öyle olmamış zekası ve bilgisiyle öyle bir yol izlemiş ki İsmet İnönü, hayran kalmamak elde değil. Tarih kitaplarında “Türkiye İkinci Dünya Savaşına katılmadı” gibi basit cümlelerle anlatılan bu konu, arkasında insanın yüreğine dokunan hikayeler saklıyor aslında. Mesela eşinin yüzünü görmeyen sevgiyi başkalarında arayan bir kadın, mesela ilgisizlikten ailesine yabancı olan bir çocuk, sonra Müslüman olmadığı için hayatını kaçak göçek sürdüren insanlar, Yahudi bir gençle evlendiği için memleketinde kendine yer bulamayan bir anne, giden kızının ardından devamlı özlem duyan bir baba, sevdiği kadına yeni kavuşmuşken ayrı kalmak zorunda kalan genç bir adam, ve daha nicesi. Savaş sadece binaları değil, yürekleri de yıkar. Bu duyguları okurken yaşıyormuş gibi hissettiğiniz bu roman Fransa’nın Naziler tarafından işgal altına alınması ile devam etmektedir. Sırf inançları yüzünden aşağılık ve onur kırıcı tutumlara maruz kalan insanların nazi kamplarında insanlık dışı muamele içinde verdikleri yaşam mücadelesini anlatıyor bu kitap. Savaş alanlarında sesler hep yüksek çıkar, peki duyan olur mu? Eller hep uzatılmış pozisyonda, tutan olur mu? Mesela bir tren çıkıp gelse, kurtuluş işte burada dese. Binmek için kim neler yapmaz? Bir Türk diplomatın yanlış olan her şeyi doğru gördüğünü düşünün, sizi savaş alanlarından alıp özgürlüğe kavuşturacağını. O koca yürekli adamın paha biçilemez merhameti sayesinde bir tren dolusu insanın hayatta iken yeniden hayat bulması… Ben tren her durdurulduğunda nefesimi tuttum, her an bir katliam olacak veya bunca insan Nazi kamplarında ölmekten beter edilecek dedim. Öyle heyecan verici öyle akıcı bir kitaptı ki bitince uzun uzun bakıştık. Kendine has yorumu ve anlatımıyla beni böylesine esir alan bir roman yazdığı için sevgili Ayşe Kulin’e teşekkürü bir borç bilirim.
Edebiyat
Nefes NefeseAyşe Kulin · Everest Yayınları · 201313,6bin okunma
··
3.719 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Çocukluğumdan beri büyüklerden sık duyduğum bir ifadeydi 'ekmeğin karneyle verilmesi'. Rahmetli annem o yokluk yıllarını çocukken bizzat yaşayan insanlardan biriydi. Çocuklara yirmi dört saatlik bir süre için 'çeyrek' ekmek, yetişkinlere ise 'yarım' ekmek düştüğü; şekerin, kahvenin, vb birçok şeyin yokluğunun yaşandığı yıllar! Bizler de henüz çocukken, onun bu yılların travması ile yıllaaar sonra bile, "Oğlum, ekmeği israf etmeyin, peyniri katık edin, ekmeksiz yemeyin!" dediğini anımsarım. Sanki bu yokluk, bu kıtlık psikolojisi onun genlerinden bize de miras olarak aktarılmış gibi, ben de o korkuyu hep içimde duyar; sanki yüksek sesle konuşulduğunda bizleri fark edip midesine indirecek bir canavarı uyandırmaktan korkup da kısık sesle konuşur gibi, ekmeği ziyan etmez, peyniri 'çerez gibi' yemez, 'katık' ederdik! Böyle yapmazsak, o sessizce fırsat kollayan yokluk ve kıtlık canavarı, yüksek sesle konuşmuşuz da bizlerin orada olduğumuzun farkına varıp bizi yok edecekmiş gibi bir korku içinde yaşardık. Girilmeyen savaşın, o dönemin insanlarının günlük yaşamlarında bıraktığı en büyük iz, karneyle alınan ve asla bir tokluk hissi yaşatmayacak denli kıt olan ekmek. Ve de geceleri perdelerin sıkı sıkıya kapatılıp, gaz lambalarının bile ışığının sakınıldığı karartma geceleri. Ne korkak adamdı şu İnönü! Ekonomisi ve sanayisi çok güçlü (!), tahıl ambarları ağzına kadar buğdayla, hazinesi tonlarca altın ve milyonlarca lira parayla dolu (!) olmasına rağmen, ürkek davranmış; bize yakışmayan bir pısırıklıkla savaştan adeta kaçmıştı! Uzun yıllar savaşmamış; zinde, üstelik çok kalabalık , her türlü silah ve teçhizatla donanmış bir orduya sahiptik (!). İşte, o günün gerçeklerinden bihaber, hamaset dolu zihinlerin barındırdığı düşünceler bu ve benzerleri idi. Bir nebze tarih bilen, o günün gerçeklerini kavrayabilen, savaşa katılan ülke insanlarının ne acılar ve yokluklar yaşadığının farkında olan insanlar; İnönü'nün, savaşsız, cephesiz, kansız-barutsuz, girilmeyen bir savaşın muzaffer kumandanı olduğunu ve memleketi nasıl büyük bir badireden kurtardığını takdir edebilen insanlardır.