320 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10
Derdi olan Yazar “İskender PALA” ve “Karun ve Anarşist”

“İskender Pala” Türkiye’nin son yıllarda yetiştirdiği ender ilim insanlarındandır. Nerdeyse tamamen unuttuğumuz ve kültür dünyamızdaki en önemli kaynaklarımızdan olan “Divan Edebiyatı”na yeniden ruh vermiştir. Kendisi aynı zamanda “Divan Edebiyatı” alanında son yıllarda çığır açmış bir “Edebiyat Hocasıdır”. Gündeme de “Divan Edebiyatını Sevdiren Adam” olarak damga vurmuştur. Kendisinin birkaç kez sohbetlerini dinlemek nasip oldu. Gerçekten de tam bir bilge hoca gibidir. Karşınızda bir yazardan daha çok bir bilgenin ya da bir “kültür deposunun” konuştuğunu hissedersiniz. İskender Hoca kitabında da aynı bu karakter özelliğini sergilemiş ve bunu romanın içinde çok güzel eritmiş. Roman gayet güzel akış hızında ilerlerken İskender Hocanın bilge tarzındaki sohbetlerini de dinlemiş oluyorsunuz. Bu yönüyle sizde güzel bir edebi ve felsefi haz oluşturuyor.

( İncelemenin bundan sonrası içerik hakkında fikir verir fakat sürpriz bozmaz!)

Roman üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm “Altın” başlığı ile sunulmuş ve kendi içinde birkaç bölüme ayrılmış. 120 sayfalık bu bölümde Hoca, bizi Lidya dönemine götürüyor. Zamanında Lidya ve Perslilerin savaşına konu edinen bölüm; üç gencin hikâyesini işliyor: Halludas, Kufu, Mehte… Hoca, seçtiği üç kişi üzerinden o dönemden ta bugüne kadar gelen evrensel konular üzerinde durmuş. En çok üzerinde durduğu konular: aşk ve ihanet… Bu bölüm hem isimlerin yabancı olması hem de Uşak ve çevresinde yaşanan olayları anlatırken eski Lidya dönemindeki yer adlarını kullanması gibi sebeplerle hafif sıkıcı olmuş diyebilirim. Romanın özelikle bu bölümü için kitabın sonuna güzel bir harita konulmuş. Olayları okurken haritadan takip ede ede okuyunca konu daha kolay anlaşıyor ama haliyle akıcılığını da olumsuz etkiliyor. Ayrıca özelikle bu bölümde o döneme ait tarihi eserlerin resimleri 3-4 sayfada bir verilmiş. Her ne kadar kitabın biçimsel özelliğini bozsa da verilmesi daha uygun olmuş diye düşünüyorum. Genellikle o dönemdeki tarihi eserlerin işlendiği bölümde eserlerin somutlaştırılması sağlanmış. Hoca vermek istediği mesaja uygun bir konu seçmiş fakat “Neden bu mesajı verirken Lidya devrinden yola çıkmış?” sorusu akla geliyor ister istemez. İlk olarak aklımıza gelen Hocanın Uşaklı oluşu. Haliyle kendi yaşadığı coğrafyanın tarihini işlemesi uygun olmuş diyebilirim. Hocanın kitap boyunca üzerinde durduğu önemli bir konu da Lidya’nın sadece Uşaklıların tarihi değil bütün Türkiye’nin tarihi olduğudur.

Hoca bu konular hakkındaki fikirlerini bir röportajında şöyle belirtmiş: “Anadolu bir klasördür ve içerisinde dosyalar vardır. Klasörün kapağını açtığınızda bir dosya çıkar karşınıza ve okumaya başlarsınız. Hoşunuza giden bir yazı, desen, ezgi, birkaç tını vardır orada. O dosyayı kaldırdığınızda arkasında bir yazı görürsünüz, Türkiye Cumhuriyeti yazıyordur. Sonraki dosyaya bakarsınız sayfaları daha çoktur, daha fazla desen vardır, heyecanlıdır, arkasına baktığınızda Osmanlı yazdığını görürsünüz. Bir dosya daha çıkar karşınıza, altından Selçuklu çıkar, sonraki dosyayı kaldırırsınız Frigya çıkar... Anadolu öyle bir birikime sahip ki bu şekilde 21 tane dosya çıkar karşınıza. Lidya’dan başlayarak Anadolu’nun bu kültürel zenginliğinin farkına varılmasına bir kapı aralamak istedim. Yaşadığımız topraklardaki hikâyeleri, desenleri, müziği çıkartıp da dünyaya sunabilirsek eğer kültürel bir zenginlik, sanatsal bir atmosfer dünya birikimine katkı sağlamış olur. Romanı Anadolu’nun sahip olduğu kültürel arka planı anlatabileyim diye Lidya’dan başlattım.”

Daha sonra roman ikici bölüm olan “Ayna” bölümü ile devam etmiş. Bu bölüm yine kendi içinde ayrı ayrı bölümlere ayrılmış ve 120 sayfadan oluşmuş. Bu bölümde ise Lidya döneminden günümüz dönemine gelinmiş ve “12 Eylül Darbe Dönemi” işlenmiş. “12 Eylül”ü yine üç arkadaş ve üç arkadaşın yaşadığı aşk ve ihanet üzerinden işlemiş. Bu konuyu işlemesindeki amaçta günümüzü tarihin bir yansıması, aynası olarak görmüş.

Başka bir röportajında ise amacını şöyle belirmiş: “Gök kubbenin altında değişenler yalnızca kıyafetlerdir; insan hiç değişmez, ihtiraslar ve düşmanlıklar, iyilikler ve dostluklar, sevinçler ve kederler hep vardır. Karun ve Lidya’yı araştırırken öyle insanlara rastladım ki bugün hâlâ Uşak’ta yaşıyorlar. Bazen onlardan birisi bağırdığında sesin 2500 yıl geriden geldiğini zannettiğiniz olur. Sesler aynıdır, tavırlar aynıdır. Tamam, ama hatalar neden aynı olsun ki? Tarihi ibret almak için kullanmayacaksak kuru hikâye yığınlarından ne kazanırız. Köklerimiz, dinimiz, anlayışımız, düşüncemiz, sanatımız ve eski medeniyetimizin zenginliğiyle geleceğe yürümeyeceksek bunca mirasın sahibi olmak nemize gerek. Bu coğrafyada bizler, kulübesinin altında hazineler olduğunu bildiği halde kulübede yaşamaya devam eden, hazineleri ortaya çıkarıp zengin hayatlar sürme idealini kaybetmiş zavallılar gibiyiz. Üstelik başkaları bizim hazinelerimizi göz göre çalıp, yok edip, tahrip edip dururken. Yoksa Bağdat’ta, Şam’da Halep’te olup bitenleri nasıl izah edeceğiz?”

Kitabın bu bölümünde Hoca, günümüzün çeşitli sorunlarını o bilge tarzıyla işlemiş. Çeşitli eleştiriler yapmış ve çeşitli çözüm önerileri sunmuş. Hocanın ele aldığı, benim de dikkatimi çeken konular vardı. Örneğin Dil Konusunda aşırı bir şekilde Kültür Emperyalizminin saldırısı altındayız. Bu saldırı altında ise TDK çok pasif bir konumda duruyor. Halkımızda bu bilinçten çok uzak maalesef. Örneğin en basitinden “Spoiler” ifadesine bile direk Batıdan alıyor ve bir türlü onu Türkçemizde karşılayacak bir sözcük bulamıyoruz. Veyahut ifadeyi Türkçeleştiremiyoruz. ( Bu söylemimden kastım “Selfie” gibi çok kullanılan bir kelimeye “öz çekim” gibi kullanılmayacak bir ifade bulmak değil. Farsçadan aldığımız “Guşe” gibi bir kelimeye dilimizin o eşsiz kibarlığını, inceliğini vererek onu “köşe” halinde kullanmaktır.)

Bir başka konuysa çok zengin bir kültürel zenginliğimiz olmasına rağmen bir türlü bunun farkına varmamamız. Bunu farkına varan aydınlarımızın ise tamamen kendi kökümüzü reddeden yeni bir kültür yaratma çabaları içinde bunu yapmaları. Oysa kendi tarihi köklerimizden alacağımız güçle yola çıkarsak dünya piyasasının en üst listelerinde yer alan eserler ve çalışmalar ortaya koyabiliriz.

Kitabın son bölümü ise “Aşk” başlığı ile devam etmiş. Yazar bu bölümde başarılı bir çağdaş roman tarzı denemiş ve eski Lidya dönemi ile 12 Eylül zamanını bir arada sonuca bağlamış, çokta güzel olmuş. Zaman zaman aksiyonun yükseldiği son bölüm, heyecan ve merak düzeyinin üst düzeyde olduğu bir bölüm olmuş. Ayrıca hırs ve ihanet gibi kötü hasletlerin sonuçlarının her devirde aynı olduğu konusunda da güzel bir ders niteliğinde bir kitap olmuş.

Kitap özelikle son bölümü ile beraber bana Orhan Pamuk’un “Kırmızı Saçlı Kadın” kitabını anımsattı. Bir ara okurken sanki “Kırmızı Saçlı Kadın” kitabını yeniden okuyor gibi bir hisse kapıldım. Orhan Pamuk kitabında Oidipus efsanesini günümüze bağlayarak anlatmıştı. Fakat Pamuk sadece efsaneye değinirken Hocanın kitabının yarısı bu tarihi olay anlatılmış.

Lidya Kralının altına, zenginliğe olan düşkünlüğü ve kibri ile Karuna benzemesi, o zamanların ihtiraslarının aynası olan 12 Eylül’ün anarşistleri: “Karun ve Anarşist”

Kitap her ne kadar Hocanın önceki kitaplarının altında kalsa da çok başarıları olmuş. Okunmaya ve zaman ayırmaya değecek bir kitap olmuş. Ayrıca ben derdi olan yazarları severim. Hocamızın da ülkemiz adına dertleri var ve bu dertleri romanlarında çok güzel işliyor. Romanlarının odak noktasını bu dertleri oluşturuyor. Hem keyifli bir kitap okumak hem de Hocamızın dertleri ile dertlenmek için kitabı tavsiye ederim…

Sevgiyle kalın… İyi okumalar…

Ayrıca bu vesileyle bu kitabı bana hediye eden çok değerli “Güzel İnsana” teşekkür ederim. :)