Postmodern bir kabusun içindeydiler. Yalnızdılar, kendi kuyruklarını yakalamaya çalışıyorlardı, çaresizce dönüp duruyor, düşmemek için tutunacak bir yer arıyorlardı. Tutunamıyorlardı. Toplumun içinde öylesine yaşayıp gidemiyorlardı işte. Oğuz Atay, aldı onları, giydirdi kuşandırdı, 8 öykünün içinde saldı üstümüze.
Biri “Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı” . Beyaz bir mantoya sarılıp görünür olmak istedi belki, belki sadece her şeyin üstünü bembeyaz bir mantoyla örtüp saklanmak istedi, kimbilir. Kimse bilmez, demedi bir şey, sustu, nasıl olsa anlamayacaklardı.
Biri korkuyordu. Hayatı yaşamayı başaramamıştı, yaşamaktan duyduğu korkuyu bastıramamıştı, kırılma noktasındaydı hatta çoktan kırılmıştı. Yalnızlığın ta dibine kadar batmıştı. Öyle ki duvarlara karşı bağıra bağıra konuşurken buldu kendini, sanki hala konuşabildiğini, bir sesinin olduğunu ispatlamak ister gibiydi. Sonra duvarlarını yıktılar, sesi de kalmadı.
Biri tavan arasında sevgilisinin ölüsünü unutmuştu. Unutmuş muydu, yoksa hafızasının köşesinde sarıp sarmalamış mıydı, bilinmez. Yüreğimizin üstünden ezerek geçti, bildiğimiz bu.
Biri savaşın bile uğramadığı ıssız bir istasyondaki hikaye anlatıcısıydı. Anlattıklarını kimsenin anlamadığı. “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” diye sordu sonsöz.
Buradayız Oğuzcum Atay. Beyaz mantolu adamın çaresizliğindeyiz, tavan arasında unutulduk, toz pas içindeyiz, insanlardan kaçıyoruz, yalnızız, kendimizi arıyoruz, bulamıyoruz, korkuyoruz, korkuyu bekliyoruz. Bağırasımız var: "Dağılın! kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz." diye.
Oğuz AtayKorkuyu Beklerken