Tanizaki’den okuduğum ikinci kitapla merhaba . Burdan hareketle kendimde bir iki kelam etme hakkını bulabilirim sanırım. Alt metin kullanmıyoruz. İmgeleme neredeyse hiç yok. Karakterlerimizin dilinden okuyoruz kitabı. Onlar anlatıyor biz dinliyoruz. Öyle ahım şahım betimlemeler, vaay dedirtecek tespitler, bunu bilmiyordum diyebileceğiniz enteresan bilgiler de yok. O yok bu yok. Ama zevkle de okuyorsunuz, kitap akıp gidiyor. Nasıl oluyor yahu? İnsana okurluğunu sorgulatıyorsunuz sayın Tanizaki.
Efendim Tanizaki’nin olayı şu. Aklımızla oyun oynuyor. Oyun oynamayı çok sevdiğinden yazarken epey eğlendiğini düşünüyorum. Bir sayfada okuyup, evet böyle dediğiniz şeyi diğer sayfaya geçince savunamıyorsunuz. Karakterleri hamur gibi yoğuruyor. Onların kişiliklerinin, düşünce biçimlerinin arasındaki kıvrımlarda geziniyor. Bazen kitabın sonunda, bazen sadece bir sayfa sonra kendinizi tersköşe yapılmış, minderde sırt üstü yatarken buluyorsunuz. Yattığınız yerden safça “aaa” diye mırıldanıyorsunuz.
Bir kedi, bir adam, iki kadın.. Terk edilen kadın kırık bir çömlek alıp çıktığı evden sadece evin kedisi Lili’yi ister. Altı üstü kedidir. Ama hepsinin altından girip üstünden çıkar. Çünkü bir hayvanın, bir nesnenin ya da bir anının, hatta bir kokunun hayatlarımızın neresine kıvrılıp yattığını, hangi boşluğa tekabül ettiğini bilemeyiz bazen. Jenga oynarken aradan küçücük bir tahta parçasını çekersiniz, her şey yıkılır. İşte kedimiz Lili aradaki küçük tahta parçasıdır.
Kitabın sonu İran filmleri gibi muğlak, tam bir yere bağlanmıyor. Sonu kesin olmayan kitapları okuyunca sinirlenenler varsa diye not düşmeyi görev biliyorum.
Sinan Ceylan çevirisiyle..Keyifli okumalar..
Bu arada.. Tutkuların sapkınlığa dönüşmediği -en azından kadın erkek ilişkisi için- bir Tanizaki kitabı. Tanizaki’nin o tarzından rahatsız olanların rahatlıkla okuyabileceği bir kitap.