1000Kitap Logosu
Yolculuk
I O zamanlar gökyüzü biçilmiş buğday kokardı Çiğnenmiş üzüm, mısır püskülü, bostan yaprağı Toprak kokardı insan emeğiyle yoğrulmuş. Rüzgâr serin sesli konuğuydu evlerin Bulutlardan ağaçlardan saçlardan süzülen Bir dirim duygusuyla doldururdu odaları Yağmur ikinci adıydı akşamların Günün yorgunluğu üzerine dökülen Bir düş inceliğinde akardı sular arklarda Dilde uzaklık türküleri tutuşturarak. İnsanlar bir soru imi gibi girip çıkarlardı Geçimin dar kapılarından Alın teri umut ve kaygıdan örülü Mutluluk toprağın ve güneşin eline bakardı. O zamanlar dünya küçüktü ve insanlar Kardeşlik kokardı yardım duygularıyla Paylaşmak, bir sevinci ya da güçlüğü Bir karşı koyuş biçimiydi hayata. Birbirine benzerdi evler, toprak dam Beslenen hayvan, çocuk sayısı, daracık camlar… Bir sır gibi gizlenirdi güzellik büyüdükçe kızlar Erkekler şapkalarının siperinde geçerdi sokaklardan. Aynı yalın dili konuşurdu yaşlılarla çocuklar Dingin bir gölle bir akarsuyun dostluğunda. Sevgi bir düş gülüydü bitişik avlularda Sessizce serpilen, bunalmış ve utangaç Evlilikle koklanırdı ancak ve solardı daha ilk yaz. Birbirine benzerdi Mevsimlerin bahçelere getirdiği renk Evlere getirdiği telaş, sevinç, keder… Yaşamak ağır bir suydu, zamanın Ve toprağın derin ırmağında Sürükleyerek bir nice hayatı ince kıvrımlarında Akar, akardı II Bulutlara çobanlık ederdim ben o zamanlar Önümde türkü meleyen bir kuzu sürüsü Yüreğim duygu öğüten bir düş değirmeniydi Dilimde sulardan ve serçelerden bir ince ıslık Yükleyip götürürdüm gökyüzünü kirpiklerime Ay’la sürerdi geceleri güneşle başlayan yolculuğum Bir giz gibi alırdı aklımı ufukların ardı Konup kalktıkça her mevsim hareketsiz ülkeme İçimdeki boşluğu biçimlerdi kanatları göçmen kuşların. Uzak kentler, büyük sular, adını bilmediğim Irmakların ve yolların haritasını çizerdim toprağa. Bir de masallar… bir de türküler İnsan yüreğinin dünyaları yıkayan O sevgi sağanakları, duygu güzellikleri Eli hiç eksilmezdi alnımdan söz rüzgârlarının… Sonra kerpiç duvarların ardı Lambalardan büyük karanlık Gün boyu kavrulan toprak güneşte Uykuların bile alamadığı yorgunluk… Sonra babamın sesi Ki korkunun simgesi oldu ömrümce Akşamlara kadar çırpınan annem Odalara dolan gönül üzüncü… Sonra ürperen ağaçlar dışarda Gecenin ve yalnızlığın Yataklara sızan hışırtısı Sessizce gerçeğe dönüşü düşlerin… Bunalır… bunalırdım. III Yozgat bir kar kentidir Sürmeli bir türküdür Serttir soğuktur küçüktür. İki dağın dudağına kısılmış İncecik bir sudur İçinde zamandan başka her şeyin aktığı… Güneşi bir nazlı konuktur yazlar içinde Ömrü çiçeklerin rengi kadardır. Ağaçları çatılardan yüksek Avluları evlerinden geniş Bir rüzgâr kentidir Yozgat Çam kokuları ve bıçkın delikanlıları ile Yıllardır kesilmeden esen Yoksullukla düşlerin iç içe büyüdüğü Dar sokaklar eğri evler boyunca… Kadını bir eski zaman resmidir İşin ve konuşmanın tutkun aynasında Erkeği odalar dolusu ağırlık… Duruldukça rengini bulan sular gibi Çocukların büyüdükçe büyüklere benzediği Bir taşra kentidir Yozgat Zor inanıp güç değişen… Durur zamanın alnında donuk Bir basma entarinin eteğinde Soluk, eski desenler gibi… Günler içinde bir gün Dokundu parmakları hayatın Ufkumun bunalan perdesine… Fırınları sinemaları minareleriyle Hareket ülkesi bir kent simgesi olarak Yozgat, girdi ömrüme… IV Bana sorular öğreten dost Bir de sen bulmadıkça doğrular yarımdır diyen… Kimi gün bir türkü, kimi gün şiirlerle Kitaplarla daha çok, giderek kitaplarla Sabırlı, içten, yalın Örnekler çıkarıp adım adım Küçücük bir kentin kapalı hayatından Bana dünyaları gösteren dost… Telaşını taşıyorum yıllardır Konuşurken birbirine vurduğun parmaklarının Ve içine yüreğini koyup koyup Ak güvercinler gibi ağzından uçurduğun O büyülü, sıcak, doğru sözlerinin… Sesini çoğaltıyorum sesler içinde Bir tutku gibi geciktikçe büyüyen İnancının onurunu taşıyorum yıllardır. V Akşam sızıyor karanlık kapıdan Aralık kapıdan ayrılık sızıyor Bir hançer gibi gölgelerin ucunda Bırakıp aynı saatlerde aynı kederleri Üşüyen odalarına yalnızlığın Her gün biraz daha ağır Anılar sızıyor aralık kapıdan Yıllar… ki içinde binlerce düş ölüsü Koparıp götürdü kimlerden neleri… Sesler, yüzler… yerleri Bir yara sızlayan dokunuşlar Her biri bir ömre değen Yıllar sızıyor aralık kapıdan… Dayamış duygularını aklının doğrularına Bir çocuk Drama Köprüsünü söylüyor Saat Kulesinden dünyaya açılan yolda. Ne kadar uzak sesi şimdi, ne kadar yakın… Işığı gölgeler içinde mahzun Bir güneş sızıyor aralık kapıdan. VI O zamanlar büyük kentlerin varoşlarında Hayatın dengesini tartan öğrenciler vardı Taşralı yüreklerinin tedirgin terazileriyle. Öfkeye benzerlerdi biraz, aceleci sert tatlı Sevgi kadar yumuşak, yoksulluk kadar katı Yürüyüşleri önemli, susuşları anlamlı Birer düş damlasıydı duruşları rengini evlerden alan Sözleri alışılmış görüntülerin örtülerini aralardı. Bir köprü kurup sorulardan hemen kendilerince Bilinen iki şey arasında Sular gibi akıp altından, üstünden rüzgâr gibi geçerek O masal ülkesinin kapılarını zorlarlardı İnançları kadar yalın kılıcıyla yanıtlarının Boyları ırmak kıyılarında serin söğüt dallarıydı. O zamanlar uzak taşra kasabalarında Akşamlar birer kara buluttu Ölümü yedeğine almış ajans haberleriyle. Korkunun ve bekleyişin bunalttığı evlerde Yüreklerinde merakın ağır yüküyle insanlar Günde bin kez gidip gelirlerdi Yaşamla ölümün bıçak sırtı sıratında. Ölenler, arananlar, yakalananlar… Gerçek oğlu, Düş ten olma, 1950 Dünya doğumlu… Bir metal ses, yitirmiş insan sıcaklığını Okur, okurdu… Rahatlatırken nice insanı acı bir sevinçle Söylenen her isim Bitişik evlere düşen yargısız bir kıyametti… VII Ey gece sokaklarına sabahın resmini çizen Ey gülüşün ve ay ışığının gümüş çocuğu Yaşlanan yolcusu artık uzun yürüyüşün Ey sözleri halkının kalbini içeren… Yağmur çürüttü o afişleri çoktandır Bir suçlu gibi susturup renklerini Sürükleyip götürdü o türküleri rüzgâr… Hani o, güneşini eğninde taşıyan Bir ulu geleceğin altın kalemini Batırıp batırıp ömrüne ve geceye Kenti süslediğin… Birinde bir ölümsüz yüz ölüme inat Birinde düğün eden sözcükler Yaşamak ve direnmek kıvamında… Yok artık, gömüldü anıların göğsüne Közünü küllerinde saklayan bir ateş gibi Şimdi her şey duruk örtüsünde zamanın… Duvarlarında boydan boya Büyük şirketlerin reklam afişleri İnsanı silahsız vuran bir yasal suç Şimdi kent, sana yasakladıklarıyla Ölü, çirkin ve kirli… VIII Ve günü geldi hayatın yüreğinden Dünyaları birleştiren bir ince sızıyla Fışkırdı duyguların ivecen tomurcuğu… Takıp ayaklarına ilk gençliğin güvercin kanatlarını Akışını alarak çakıl taşlarında çırpınan suların Rengine ve gülüşüne O her şeye dokunmak isteği veren İlkyazların coşkusuyla Rüzgâr ürpertisinde gökyüzü genişliğinde Sığarak, akıl almaz bir biçimde Gözbebeklerine gamzelere kulak memelerine Bir ten sıcaklığı olup soluk soluk Sevgi, doldu ömrümüze… Ey bu dünyanın görmüş geçirmiş insanları Bilirseniz siz bilirsiniz, duyarak yaşadıysanız Ne vardı dilinin ucunda o kızın Nerelerden alırdı ki suyunu dudaklarındaki ırmak Aynı ustalıkla akıtarak bir sözle bir öpüşü Sarmal köprülerinden düşle gerçeğin En büyük acılara bile katlanma gücü veren. IX Seni öpsem, gülse bir halk Seni öpsem, yoksulluk Utansa verdiği acılardan Kırılsa her türlü korkunun kanadı. Seni öpsem, silinse Alın çizgilerinden gam Yürek kuytularından akşam. Bir sonsuz yağmur yağsa Aşkın kardeş bulutlarından Aynı mutlulukla ıslansa dünya. Ayrılığa kapansa kapılar Odalar üzgün durmasa. Seni öpsem, buğulanmasa gözlerin Gülse yaz günleri gibi İnsanların gölgeli yüzleri. Kar yağmasa dar yoluna Kardeşimi koynunda saklamış dağların Çıkıp gelse alanlardan Anılardan, duvarlardan O gencecik ermişler. Işısa yeniden annelerin yüreği Çocuklar çoğalsa sevinçten Çözülse babaların kaşlarındaki bulut. Seni öpsem boğulsa Açtığı acının çukurunda Yüzü kışlar kadar soğuk O bilinçli kötülük Arınsa ömrümüzün kiri, kederi… Donup kalmasa dudaklarımda Bir suç gibi, öpüşün Bencilliği andıran o buruk tadı Mutluluk dokunmasa çoğul yanıma. Seni öpsem ve dünya Kurulsa yeniden Sevgi kadar yumuşak, zengin ve ak… X Ölümün ömrü yok, ölümün yüreği yok Ölüm çocuk büyütmeyi bilmez Ölümün evi yok, ekmeği yok, sevgisi yok… Söndürüyor etinde hasretin acısını Gömülmüş anıların iç denizlerine Oğlunu seyrediyor bir ihtiyar Kendi suretinde. Buğulanıyor yudum yudum Akmış ayrılığın yankısız yollarına Ömrünü çiziyor bir ihtiyar Alın kırışığında. Zaman bir ince yalnızlık nicedir Hayatın gözeneklerinden süzülen Bilenip gümüş hançerinde gecelerin Vuruyor hilal hilal bir mezar taşına. XI Biz o çocukları hiç anlamadık Biz o çocukları tanımadık hiç… Mavi bir damar gibi kentin gerilen bedeninden Bir çığlık çağlayanı gibi, geniş uzun pembe Savrulup gittiler de kaç kez rüzgâr rüzgâr Duyurabilmek için bizim türkülerimizi bize Bir gün olsun inip aralarına katılmadık Sesimizi katmadık seslerine… Korktuk, neden korktuğumuzu bilmeden Büyük heyecanlardan korktuk, küçük rahatlardan Uzun yolculuklardan, yakın acılardan Kurumlaşmış ne varsa güzeli ve geleceği kuşatan Korktuk hepsinden… Çekilip böcekler gibi evlerin kabuğuna Sıkı sıkı sürgüledik kapılarımızı, Balkonlara çıktık en fazla, camlardan sarktık Garip bir merakla bakıp arkalarından Saygılı, şaşkın, küçümser Karmakarışık duygular içinde bocalayıp kaldık. Sözleri ulaştı uzaklığımıza perde perde Tanyerinde yükselen buğusu gibi toprağın Ama elleri, yürekleri, yüzleri Sert miydi sıcak mı, dost muydu düşman mı? Bir gün olsun dokunup kendi ellerimizle Aklımızla yüreğimizle duygularımızla Anlamadık… Uyup yükseklerden gelen bir sesin buyurgan tonuna Bizim olmayan bir ağızla konuştuk haklarında… Şimdi düşünüyorum da Korkmayan yanımızmış o çocuklar bizim Ama biz korktuk. Konuşan yanımızmış o çocuklar bizim Ama biz sustuk. Düşleyen yanımızmış o çocuklar bizim Ama biz düşünmedik. Direnen yanımızmış o çocuklar bizim Ama biz teslim olduk. Biliyor musun, güz Daha bir dokunaklı geçiyor beş yıldır. Yağmur yağdı bugün, savrulan yapraklar Sürüklendi bir süre dilsiz sokaklarda. Bilmem ki, bilmem ki nerelerden Çıkıp geldiler birden o çocuklar ufkuma Yedi renkli türküler, bayraklar, pankartlar… Bir yalnızlık duydum ta içimin derininde Bir ses sağanağı, bir özlem… Düşünüyorum da, farkına varmadan Sessizce, kendiliğinden Sevmişim meğer onları ben, inanmışım Katılmışım hatta türkülerine kendimce Uzaktan uzağa… Yoksa niye kanasın değil mi Bunca yıldan sonra sesim Böyle durup dururken… XII Kardeşler diyordu, kardeşler Silerek kirpiklerine süzülen heyecanını Güneşten bile eşit alamıyoruz payımızı Yağmurdan, rüzgârdan, kardan… Bir şehrayin gibi başımızın üzerinden Döne döne geçip gidiyor da mevsimler Kederinden başka bir şey düşmüyor payımıza. Öyle bir garip makine ki bu Ne bizsiz işliyor, ne bizden yana Bir karşı güce dönüşüyor ürettiğimiz ne varsa Elimizden çıktıktan sonra Bir sonsuz uzaklığa / akan bir yıldıza. Mutluluk bir kız gibi sakınıyor kendini Paranın güvenli korunaklarında Mutsuzluk üstümüzde inatçı bir alıcı kuş Hiçbir yere gitmiyor. Kardeşler -diyordu- kardeşler Bir çocuk aklı bile yeter Görmek için bunları Bir çocuk cesareti, bir çocuk saflığı… Kaldırın başınızı… Kardeşler… bir çocuk… yarın… Unutmayın… susmayın… korkmayın… XIII İnsan ki anılardan bir buluttur Hayatın sonsuzluğa akıp giden göğünde Savruldukça çoğalır çözüldükçe birikir… Düşmeden son damlası toprağın rahmine Kim bilir kaç mevsim görür Kaç rüzgâr geçirir… XIV Ölümün de yetmedi kurtarmaya onları Adınla tutuldukları korkularından Yıllarca cesedinin üzerinde tepinip durdular. Konuştular konuştular konuştular… İnsan doğasının o en güzel O en yüce yetisini çirkinleştirdiler. Bir yanlışını alıp senin Yetersiz akıllarının ucuz kurnazlığı ile Binlerce doğrunun üzerini örttüler. Meydan meydan küfrettiler ardından İnandırmak için herkesi kendi yanlışlarına Yanıtı yasaklanmış sorular sordular. Ses geldikçe öfkelendiler Gelmedikçe kuşkulandılar Güçleriyle birlikte büyüdü korkuları En küçük sessizlikten bile ürker oldular. Kurtuluşu sana saldırmakta buldular Sana saldırdıkça rahatladı ruhları. Öyle ucuz ettiler ki her şeyi -Sözü, saygıyı, erdemi- Ölümü bile kirlettiler Ölümü bile kirlettiler… XV Ne mi yapıyoruz Bunca kuşatma ortasında -İçki sığınakları kadın bacakları hayal oyunları- İliştirip yavan bir günü iğdiş bir geceye Çırpınan istekler çözülen dirençler içinde Duygular düşünceler Dünyalar köreltiyoruz. Ne mi yapıyoruz Yitirmiş mihrabını zamanın mabedinde Bütün bir ülke Yanlış secdelerde eğil eğil Bunalıyoruz. XVI Resmini çizdiğin gibi duruyor kent Olanca akışına karşı hayatın Evler mevsimler ömürler boyunca Kimseler düşlerinin dışına çıkamadı. Güzelleştirmek için yürüyüşlerini insanların Ayakkabı boyuyor, o çocuklar yine Omuzlarında evlerin yollara sarkmış zayıflığı İnce bir eziklik sızıyor durdukları yerlere Elleriyle seslerinin tedirgin çatlaklarından Matlaşıyor mavisi tam burada resmin Dillerinde bir eski bildik rüzgârla Konuşuyor kendi merkezinde iki genç Saçları sözlerine karışmış Gülüşleri gamzelerinde düğümlü Balkıyıp duruyor yüzlerinde Yürek çarpıntılarından bir titrek hale. Hayatı kurtarıyor tam bu noktada Resmin arılaşmış mavisi Kadınlar porselen yün ve ruj satın alıyorlar Kadınlar durmadan bir şeyler satın alıyorlar Solgun dudaklarını bırakıp sırnaşık tezgâhlara Kirpik saç boya yedi renkli kokular Gün boyu mağazalarda devinen bir telaş Yıpranan yerlerini yeniliyor kadınlar Üstlerinde aldanışın uçuk sarısı Bir eksiği taşıyorlar çarşılardan evlere Senin renkler arasına sözcüklerle çektiğin O görünmez ince derin çizgide. Göğüsleri caddeye sarkmış bir sinema afişi Tutup bir adamı en zayıf yerinden içeri alıyor İçeri alıyor birahaneler sıkıntı yolcularını Camiler dünya kaçkını cennet düşçülerini… Yüzünde yalnızlık arması yayvan hüzünler Terli düş kokuları dinen telaşlar kapanan kapılarıyla Akşamı karşılıyor kent arabesk şarkılarda… Polis raporlarında asayiş berkemal Bir adam geçiyor günün ufkundan Günün ve umudun o kırılgan çizgisinden Bilge bir gülümsemeyle örterek bulanık görüntüleri Bir güven duygusu gibi rahat ve güzel Alnında mavi bir serinlik, beyaz bir ıslıkla dilinde… XVII Üstümde özlemin hareli giysileri Dönüşüm yitik bir cennete oldu Bunca olaydan, aradan sonra. Sokaklarında kimliksiz insanların Can incitip onur kırdığı Adı kirletilmiş bir kent karşıladı beni. Çarşısı yoksul, günleri tenha, insanı Bir korku bulutu yolların ucunda. Çamlığı gömmüş kirpiklerini göğsüne Ağaçları rüzgârından utanan bir mahzun koru. Suyu sisli, karı dalgın, duruşu Zamanın seyrine ayak bağı Bir kent karşıladı beni kuşkunun kuyularında Evleri içine çekilmekten küçük Evleri içine çekildikçe yenik… Ey adım adım ömrümü dokuyan toprak Ey onca uzaklardan incele incele Kalbime akan yollar Kim bu yabancılar sürmeli teninde senin Yürüdükçe hoyrat ayaklarıyla şiddetin Böyle külhan ve düşman Koynunda yadigâr koyduğum gençliğimi kanatan… Ben kimim Cesareti öğrendiğim kapılarda bugün Çocuğu önünde dövülmüş bir baba utancıyla Korkuya rehin, ordusu bozgun Yaralı, yalnız ve suskunum… Ey rüzgârın kenti, kentlerin talihsizi Silerse senin çocukların siler yine Alın çizgilerinden bu siyah derin eğriyi. XVIII Çok uzun gözlerinde gölgelendi özgürlüğüm Uzun bir suskunluğu konuştuk sessizce Yitik sularında gezdik bendi yıkık bir geçmişin Yandı dilimiz düne aklımız güne değdikçe Dudak uçlarında boğuk gecelerin çığlık izi Sarmaya çalıştık onur yaralarımızı kendimizce Ağladı mı ne, gözlerinde bir ara Gözleri kadar iri göller birikti gizlice Süzülüp sonra dalgınlığından usulca İndi bir kent meydanına o göller ince ince Utandım varlığımdan, sanki gizlisine İzinsiz girmişim gibi gizlice Döndük duygu bulutlarını bırakıp bir masada Düşsüz devinimsiz bir uyumsuz gerçeğe Çok uzun bir suskunluğu, buruksu Anlayıp konuştuk sessizce… XIX İnsan belleğinin ihanete varan unutuşu Ey yanlışı emziren kör meme Hayatın kaçınılmaz kusuru… Kapındayız işte koskoca bir geçmişle Ölüler diriler düşenler dövüşenler… Nicedir boşluğunda kimsesiz rüzgârların Acı çığlıklar attığı cansız alanlar Doğrular, yanlışlar… Bir gizli dil gibi öfkenin için için Derininde büyüdüğü dilsiz suskunluklar… Kalanlar, kaybedilenler Ne varsa, kapındayız işte Tutuşturmak üzere yeniden Zamanın küllenen yüreğini… Sun bize inancın duru pınarlarından Süzülen o eski tadını düşlerin; Ömrümüzün acemi dallarında O bir heyecanla telaş telaş açılan Don vurmuş tomurcuğunu geleceğin… Yaşamak ölümden üstün, acıdan büyük Ver bize çoşkusunu yeniden Sesimizi geri ver Sahipsiz kalmasın özgürlüğün türküleri Kardeşliğin paylaşmanın sevginin İnsanı çoğaltan o gönül zenginlikleri… Zoru seçiyoruz yeniden, inançla, inatla İyi, doğru ve güzel Ne varsa “büyük insanlık” adına Kapındayız işte bir daha Tarihsin sen İnsan emeği ve düşüyle yoğrulmuş Göster bize geleceğin yollarını…
9
Beğeni
1
Paylaşım
Okur