Şöyle ki, Peyami Safa’nın Yalnızız’da karakterler üzerindeki psikolojik tahlillere yoğunlaşması, psikanalitik açısından edebi incelemelerin orijini sayılan -özellikle Karamazov Kardeşler eseri ile- Dostoyevski ile bir çağrışım yapılmasına neden oluyor. Ama bendenizin zannı biraz daha farklı. Zira Peyami Safa’nın karakterleri ele alışı salt bir kurgusallıktan öte, daha öze dönük işleniyor ve izlenimler oldukları yerde yani insanlarda, bütüncül bir bakış ile ele alınıyor. Zaman dışı ve kümülatif olan karakteristik nüveler göze çarpıyor yani aslında insanın ‘ne’ sorusu bağlamından ziyade ‘nasıl’ sorusu bağlamında ele alındığını görüyoruz. Mesela:
“Ben bir ânın içinde bütün varlığımla var değilim. En büyük parçalarım geçen zamanın içinde.”
Biliniyor ki Proust için önemli olan nesnelerin özünü tadabilmektir ve Proust’un gözünde insan da bir nesne mesabesindedir. Şimdiki zaman ve geçmiş zaman arasında özdeşlik kurulmuş bir halde insanların özünü yani benliğini kavrama amacı Proust’un eserlerinde ön plana çıkan leitmotiftir ve bu leitmotifi Yalnızız’da da görmek mümkün, özellikle Samim karakteri üzerinden, kişinin benliğe nesneleştirerek yaklaşımı kitabı okudukça enikonu göze çarpıyor. Mesela:
“Bir hiç sandığım şey, sadece benim bütün hayatım imiş. İnsan ne kadar kendini bilmiyor!”
Ayrıca kitapta Samim’in Meral ile olan ilişkisi çerçevesinde kendi düşünsel dünyasında oluşturduğu diyalektik süreçler, Proust’un Kayıp Zamanın İzinde isimli eserinde Albertine’e dair hissi ve düşünsel süreçleri ile benzer irdeleme bağlamlarında ele alınmış. Hatta kurguda da benzerlikler görülebiliyor, mesela Albertine’in de ve Meral’in de geri dönüşü olmayacak şekilde -her iki kitapta da bu ölümle oluyor- kaybedilmesi durumu gibi. Binaenaleyh, Proust’un Peyami Safa tarafından mütalaa edildiğini açıkça belli eden şöyle bir alıntı da var kitapta:
“Albertine vakasında itiyadın usanca galebesi, Proust’un terk edilen taraf olmasındandır. Böylece, mülkiyet gururumuzu irademizin dışında kalan bir darbe ile elimizden alan sevgili, bizde o malik olduğumuz ve malik olduğumuz için kadrini bilmediğimiz nimetlerin hasretini uyandırmak yoluyla bizi kaybettiğimiz itiyatlara bağlamıştır.”
Hülasa edecek olursam, Proust’ta olduğu gibi Peyami Safa’da da ‘izlenim’ olgusunun ve nitelikli karakter tahlillerinin diğer unsurlardan daha ziyade ön planda olması, bu iki yazarı ortak paydada ele alabilmemizi sağlıyor kanaatindeyim. Tabi ki bunlar bendenizin şahsi kanaatleridir.