Cezayir asıllı Fransız yazar Albert Camus’nün 20.yy felsefî akımına biçim verdiği söylenir. Oysa o kendisini bir filozof olarak tanımlamaz. Yarattığı absürd karakterlerle toplum yapısını, ahlakî değerlerini eleştirir. Yabancı’nın ana karakteri Meursault, toplumun geri kalanından farklı, düzenin çarkında dönmeyen bir duruşu olan, hisleri de ona göre şekillenen hatta pek birşey hissetmeyen birisidir. Bu elbette ki tercihi ya da elinde olan bir durum değildir.
Farklı olması nedeniyle nasıl ötekileştirildiğini, halkanın dışına itildiğini, her hareketinin bambaşka yorumlandığını görüyoruz.
‘Adam öldürdüğüm için değil, annemin cenazesinde ağlamadığım için idam ediliyorum.’ , işte kitabın ana fikrini açıklayan cümle budur benim için. İşlediği cinayetten çok tavrı, tarzı, düşünceleri eleştirilir. Yargılama süreci de tamamen buna göre belirlenir.
Toplum normlarına uymadığı ,herkes gibi olmadığı için ağır bir şekilde cezalandırılır Meursault. Cezası karakterine kesilir adeta.
Karşımızdakini anlamayı bıraktığımız an, kendimize yabancılaşmaya başladığımız andır bana göre. Bir söz vardır; ‘Benim hayatımı yargılamadan önce,benim ayakkabılarımı giy ve benim geçtiğim yollardan,sokaklardan, dağ ve ovalardan geç.Benim takıldığım taşlara takıl. Hüznü, acıyı ve neşeyi tat... Ancak ondan sonra beni yargılayabilirsin.’
Yargılamak kolay olan, anlamak ise paha biçilemez…
Kısacık ama dolu dolu bu kitabı tavsiye etmek haddime bile değil. Okunmalı! Albert CamusYabancı