Zweig’ın o meşhur kitabını sonunda bende okudum. Fakat beklentilerimin çok altında kaldığını söylemeliyim. Yazarın bir erkek olmasına rağmen kadın karakterimizin duygularına böylesine güzel tercüman olduğu yorumlarına kesinlikle katılmamakla, çoğu satırda aradığım o inceliği hissedemedim. Nahif ve yumuşak bir sevgi görmek isteyerek başladığım kitapta ana karakterimizin hırçınca takıntısı ve bu sebeple ortaya çıkan acınası platonik hali beni karşıladı.
Sevgi görmeden, onaylanma ihtiyacı duyarak ve kendini hiçleştirerek büyütülmüş olan kadın karakterimiz 13 yaşında kapı komşusunu takıntısı haline getiriyor ve yetişkin bir kadın olana kadar ona ‘aşk’ olarak tabir ettiği ama bana göre ‘eksikliklerini kapatma arayışından doğan bir takıntıyı’ devam ettiriyor. Belki de tutunmak istiyor fakat seçtiği kişinin pek doğru birisi olduğunu söyleyemeyeceğim, hatta bana tesadüfi geliyor. Sanki kim olsa aynı takıntılılık haline girebilecekmiş gibi, o derece çaresiz olduğunu hissedebildim. Üstelik bunu acınası şekilde, gururunu ayaklar altına alarak yapıyor. Laflarım ağır gelebilir lakin gençliğinde ‘artık farkedilebilirim, büyüdüm’ düşüncesiyle beraber olup, hayat kadını olduğunda adamın tek kelimesiyle tekrar tamam diyerek onunla yine beraber olan ve kendini bu kadar basitleştirip R.’nin yatağına misafir ettiği herhangi bir kadın konumuna kendisine soktuktan sonra beni tanımadın diyen, hatta daha sonra hamile kaldığını, çocuğunu babasından gizleyen ve ölümüne kadar bunu dile getirmeyen bir insan benim gözümde korkak, güçsüz ve acınasıdır. Bunu kendisi de açıkça dile getiriyor bence, kendine değer veren bir kadın kendisine bu kadar acı çektiren adama bu sözleri etmez diye düşünmekteyim. İki tarafında bu kadar pasif oluşu beni hayal kırıklığına uğrattı, madem bu kadar aşıksın ne diye peşini bu kadar kolay bıraktın? Yine de nasıl bir karakterde olduğunu, nasıl büyüdüğünü bildiğim bu kadın karakterimize bu soruyu sormanın çok anlamsız olduğunu biliyorum.
Kısacası ortada dağ dağa küsmüş, dağın haberi yok gibi bir durum var. R. hiçbir şeyden habersiz hayatına güle oynaya devam ederken birden aldığı mektupla arkasında yitirilen iki can olduğunu öğreniyor. Kadın karakterimize biraz olsun cesur olmadığı, her şeyi bu hale getirdiği için kızmak niyetindeydim ama R. gibi bir adama bunları anlattıktan sonra bir şeyler değişir miydi çok emin olamıyorum. Bu yine de denememesi için bir sebep değil elbette. Denememesinin sebebi belki de korkaklık değil halinden memnun olmaktır diye de düşünmüyor değilim. Gözler önünde olmamaktan, gizlice aşk acısı çekmekten memnun. “Sana, beni hiç tanımamış olan sana…” diye başlayıp kendisini hiç tanıtma zahmetine girmemesi, yıllarca kapısına gelip gizlice izleyip izleyip gitmesi belki de bundandır.
Uzun lafın kısası okurken kendimi daima rahatsız hissettiğim “Vay be ne aşklar var!”’dan çok “Bir kadın daha ne kadar gurursuz olabilir.” diye düşündüğüm bir kitaptı. Belkide birilerine kitaptaki bu satırlar çok geçmiştir, olabilir. Fakat benim için kesinlikle bundan fazlası gerek.
Bilinmeyen Bir Kadının MektubuStefan Zweig
Magrur ve realistik bir analiz olmuş. Gerçekleri ketum şekilde ifade etmek nadir bulunan bir durumdur.Çünkü insanlar toplum tarafından dışlanacakları için gerçekleri söylemek istemezler. Bu yüzden takdir ettiğimi söyleyebilirim.