“Merhaba Beyaz Gemi, ben geldim!”
Bir kitabın her kelimesi insanın yüreğine dokunabilir mi? Evet, fazlasıyla dokunabiliyormuş. Bunu “Beyaz Gemi” öğretti bana. Bu öyle bir gemi ki belki de dünyanın en ağır yükünü taşıyor. Ailesi tarafından terk edilmiş bir çocuğun umudu, hayalleri, saf ve temiz yüreği var onda. Yükü ağır, bırakın bir çayı koskoca bir okyanusun taşıyamayacağı kadar ağır. Ben de kitabı okurken bu yükün altında biraz ezildiğimi hissettim.
Kitapta geçen Maral Ana efsanesi ve insanoğlunun doğa ile olan acımasız mücadelesi beni derinden etkiledi. Doğa, tüm canlıları sevgiyle beslemeye ve muazzam güzelliğini onlara sunmaya hazırken insanoğlunun ona karşı olan bu gaddarlığının sebebi nedir gerçekten? Beni derinden üzen, üzerine uzun uzun düşündüğüm ve tatmin edici bir cevap bulamadığım mühim bir sorudur bu.
Cengiz Aytmatov gerçekten kalemi güçlü bir yazar. Onun kendine özgü sanat anlayışı ve yaşadığı kültürün yansımaları eserinde net bir şekilde görülüyor. Aytmatov, biz okurları düşünmeye ve anlamaya sevk ediyor. İyi ve kötü olanın savaşını önümüze serip, hayatta her zaman salt iyiliğin veya kötülüğün galip gelemeyeceğini bizlere hatırlatıyor. Oysaki neredeyse hepimiz tereddütsüz iyiliğin kazanmasını dileriz değil mi? Kötülükten ders almayıp üstüne bir de utanmadan onu görmezden gelmemizin sebebi iyiliğin varlığı mıdır yoksa? Salt iyilikçiyseniz, Beyaz Gemi’de dilediğiniz sonu bulamamanız muhtemel. Bense tam aksine tatmin edici bir son buldum. Kötülüğü çoğumuzdan daha iyi tanıyan ve masum yüreğinde onu her zerresine kadar hisseden bir çocuğun çaresizliğini buldum ve onun tercih ettiği sona bizzat şahit oldum.
Elbette daha farklı bir son olabilirdi bunu yazar da dile getirmiş, fakat bu kadar dokunaklı ve gerçekçi olur muydu emin değilim. Bazen istemesek de bir balık gibi hayatın derin sularına dalıp o sudan çıkamadığımız zamanlar olabiliyor. Beyaz Gemi herkesin mutlaka okuması gereken, uzun süre akıllardan çıkmayacak ders niteliğinde bir roman.