Serzenişlerle ve hayal kırıklığı ile dolu satırlarla; uzunca düşünülmüş, çoğu cümleleriyle o büyük yıkımı hissettiren, derin hüzünle dolu bir mektup..
Ünlü İngiliz yazarı Oscar Wilde'ın ahlaki dışı ilişkilerde bulunması gerekçesiyle Mayıs, 1895'te hapsedildiği Reading Hapishane'sinde yazılmış bu mektupta; geç kalınmış sitemlere, hüzünlü sevginin sakinleştirdiği saf öfke ve kırgınlıkla dolu anılara yer verilmiş.
“Neşenin anısıyla aramdaki uçurum, şu anda neşeyle aramdaki uçurum kadar derindir. Beraberken hayatımız dışarıdan sanıldığı gibi zevk, sefahat ve kahkahadan ibaret olsaydı, bir tek anını bile anımsayamazdım. Bu hayat, trajik, acılı, uyarılarıyla uğursuz; bıktırıcı olayları ve çirkin şiddetiyle sıkıcı ya da korkunç anlarla, günlerle dolu olduğu içindir ki, tek tek her olayı ayrıntılı biçimde görebiliyor, işitebiliyorum, daha doğrusu başka pek bir şey göremiyor, işitemiyorum. ”
İki senelik karanlık, sadece 'grinin tonlarının barındığı' maphusanede Sevgili Bosie'ye yazdığı bu uzun mektubuna önce, “Mektupta haksız yere suçlandığını düşündüren bir şey olursa insanın haksız yere suçlanabileceği bir hatanın bulunmasına şükretmesi gerektiğini hatırla, ” diyerek başlıyor. Ardından kendisini sürüklediği iflasın nedenlerini, hem kendisinin hem de onu neden suçlu olduğunu, anıları tazeleyerek ve hapishaneye girmeden önce yapılan mali hesaplamaları dökerek anlatıyor.
“Bir ara senden söz açıldı, annen bana senin gerçek kişiliğini anlatmaya başladı. Senin iki büyük kusurundan, gururundan ve onun deyişiyle ‘para konusunda çok yanlış’ düşündüğünden söz etti. Nasıl güldüğümü çok iyi hatırlıyorum. Birinci kusurunun beni hapse, ikincisinin de iflasa sürükleyeceği aklımın ucundan bile geçmemişti. ”
Yaptıklarının yanlış olduğunu bile bile tekrardan ona dönmeyi kendince şu şekilde açıklıyor; “Zayıf kişiliğin üstün kişiliğe karşı zaferiydi bu. Oyunlarımdan birinde ‘kalıcı olan tek zorbalık’ diye tanımladığım türden bir zorbalıktı; zayıfın güçlüyü ezişiydi. ”
“ (…) seninle dostluğum, hatırlamaya mecbur olduğum biçimiyle, bana her zaman, her gün kavramak zorunda olduğum değişken azap ezgileriyle uyumlu bir prelüd gibi görünüyor. ”
En büyük kırgınlıklarından biri olan ve mektubun başı ve sonunda da mektubun sahibine sorduğu; tüm bu yaşananlara rağmen bir kez olsun bizzat Alfred Douglas'ın kendisiyle iletişime geçmemiş olmasıydı. Kendi hayatının tükendiği ve karardığı noktada onun hayatı sanki o hiç var olmamış gibi hür vicdanla devam etmesiydi kırgınlığı. Bunu kabul etmiyordu da.
“Yaptıklarının hiçbirini kavramadığını görüyordum. Kendi yüreğinin sana söylemesi gereken şeyi, aslında onu ’nefret’le taşlaştırıp duygusuzlaştırmasaydın, yüreğinin söyleyeceği şeyi sana söyleyen kişi olmak istemiyordum. ”
Mektubu yazarak olaylara derinden bakmayı, olgunlaşmayı ve 'İnsanın kendi deneyimlerini reddetmesi, kendi gelişimini durdurması' diyerek yaşadıklarını kabullenmeyi deneyimliyor.
Bir tarafın 'sevgi'yi öbür tarafın da 'nefret'i yücelttiği bu ilişkide; karşılıklı nefret duygularının barındığı baba-oğul ilişkisinden büyük darbe alan Wilde, satırlarda kırgınlığını dile getiriyor; “Senin içinde ‘nefret’ her zaman ‘sevgi’den güçlüydü. Babana olan nefretin öyle boyutlardaydı ki, bana olan sevgini tümüyle geride bırakıyordu. Nefret ettiğin kişinin öz baban olması ve bu duygunun karşılıklı olması, ‘nefret’ine hiçbir soyluluk ya da üstünlük kazandırmıyordu.” Ve kendisine de hatırlatarak şöyle bir ekleme yapıyordu. “Bu iki tutkunun aynı ruhta barınmayacağını anlayamadın.”
Aristokrasi soyundan geldiğini alayla söylediği Baba Douglas'ın, kendisi üzerinden oğluna saldırmasını defalarca Bosie'ye söylediği ancak onun gülerek karşılık verdiğini ve hiç ciddiye almadığını söylerken şu satırlar çıkıyor önümüze; “Körlük öyle bir noktaya gelebilir ki, sonunda gülünçleşir; hayal gücünden yoksun bir yaradılış ise eğer harekete geçirilmezse taşlaşarak mutlak bir duyarsızlığa düşer. ”
Ve aslında babasından farklı olmaya çalışan Bosie'ye bunun ne kadar boş bir çaba olduğunu da söyler. “İnsanda en ender rastlanan şey, kendine ait bir davranıştır, der Emerson. Büyük ölçüde doğrudur da. İnsanların çoğu, başka insanlardır aslında. Düşünceleri bir başkasının fikirleri, hayatları bir taklit, tutkuları birer alıntıdır. ”
Tüm bu sitem ve kırgınlıkların arasında yine de kendinden çok inandığı Sevgi'ye sıkıca sarılıyordu. Sevgi'yi her şeyden yüce tutuyordu. “Ama şöyle diyordum kendi kendime; ‘Ne pahasına olursa olsun, yüreğimde Sevgi olmalı. Hapse Sevgisiz girersem Ruhum ne hale gelir?’
Sevginin verdiği mutluluk, zihnin mutluluğu gibidir, canlı olduğunu hissetmenin mutluluğudur. Sevginin amacı sevmektir; yalnızca sevmek, sonuna kadar sevmek. ”
Bazı sayfalarında sırf kendisini eleştirmiş, Bosie'ye kızmaktan ziyade. Zayıf iradeye ve buna bağlı olarak zayıf kişiliğe sahip olmasına kızıyordu.
“En çok da beni kesin bir ahlaki çöküşe sürüklemene izin verdiğim için suçluyorum kendimi. Kişiliğin temel taşı iradedir; benim iradem kesinlikle seninkinin hakimiyetindeydi, ” diye sitem ediyor.
Alfred'e hasta yatağından bakmaktan kendisi yataklara düştüğünde, yaşadığı korkunç hatırayla birlikte çoğu kez Bosie'yi bırakmayı istemiş, bunun için hizmetçilerine yanlış adresler bırakıp yurtdışında yaşamaya kadar ileri gitmiş ancak her seferinde ortak arkadaşlar ve Alfred'in kendisine gönderdiği mektuplarla taciz edildiği zamanları anlatıyor. Bunları yazarken kelimelerin arasında büyük bir tükenmişlik ve çaresizlik dolaşıyor. Alfred Douglas'ı hayatına davet etmenin kesinlikle birinin kendisine yapabileceği en büyük eziyet ve hata olduğunu söylüyor takip eden cümlelerinde.
Yer yer bazı satırlarda birlikte Alfred Douglas'a öfkelenirken, bir an sonra 'Bu davranışının sebebi, tamamıyla 'Sevgi'yi bilmeyen, öfkeyle ve nefretle taşlaşan kalbinin duyarsızlığıydı.' diyerek tekrar biz okuyucularını sakinleştiriyordu Oscar Wilde.
Kimimizin bu boyutta olmasa bile, hayatımızda bir kere olsun yaşadığı veyahut şahit olduklarını okuyoruz bu mektupta. Dağılan aile, lekelenen ün, adil olmayan yargıyla kararan bir hayat ve geride kalan kırgınlık ve öfke... Kitabın arka fonunda kendisini hatırlatan o büyük gerçekle beraber tüm bunlara şahitlik ediyoruz.
Tüm bu sitem, öfke, kızgınlık, acıma ve sevgi dolu mektubun, tüm bu duyguların sahibi hayattayken esas sahibine ulaşamaması bir diğer acı gerçek iken, André Gide 'in bir dostluk görevi saydığı ve duyduğu vicdan azabıyla yazdığı güzel bir önsöz eşliğinde yayımlanmış olup mektubun, gerçek okuruna önü sonunda ulaşmış olması içlere biraz olsun su serpiyor.
Başarılı çevirmeni Roza Hakmen ile deneyimleyebileceğiniz keyifli okumalar dilerim…
#OscarWilde #DeProfundis #AlfredDouglas #İtiraf #Mektup #Estetizm