Gönderi

Spoiler içerir!!
10/10
·222 syf.··
2023 36. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 19 Ekim 2023 17:01
Yine Sabahattin Ali kitabı yine dramatik ve insanı üzen bir son… Bu kitap, Sabahattin Ali’nin ilk romanıdır ve diğer iki romanında olduğu gibi yüksek bir okuyucu kitlesine sahiptir. Her romanında olduğu gibi bu romanında da; okuyucuyu derinden etkileyen ve belki de hayata bakış açısını değiştiren, yer yer : Bu Salâhattin Bey ne kadar da iyi bir insan veyahut bu Muazzez ne kadar da güzel seviyor veyahut bu Şakir Bey nasıl bu kadar kötü olabiliyor diyeceğiniz, Yusuf’un bu acılı hikayesinde empati duygunuzun yükseleceği bir romandan bahsediyorum. Biraz uzun bir inceleme yapmak istediğim için sıkılmamanızı umarak başlamak istiyorum. Henüz kitabın daha ilk cümlesinde : “1903 senesi sonbaharında ve yağmurlu bir gecede, Aydın’ın Nazilli kazâsına yakın Kuyucak köyünü eşkıyalar bastılar ve bir karı kocayı öldürdüler.” Henüz daha ilk cümlesinden bu romanın olaylarının nasıl gelişeceğini, ne derece acımasızca olacağını düşünüyor, tahmin yürütebiliyor insan. Sadece şunu söylemek istiyorum: Kitabı okurken kendinizden tutun ailenize, arkadaşlarınıza ve en sevdiklerinize kadar olan ilişkilerinizi bir sorgulamak demeyeyim de dönüp bir bakacağınıza, gözden geçirmek isteyeceğinize inancım tam. Umarım öyle olur çünkü aksi takdirde kitaptan çıkaracağınız derslerin bir bölümünü çıkartamamış olabileceğinizi düşünüyorum. Kitapta birçok karakter var ve hepsinin karakterinden farklı insan çıkarımları elde etmek ve o karakterlerden dersler ve anlamlar çıkarmak mümkündür. Muazzez karakterine bakarsak; Henüz 15 yaşındayken kendi rızası olmasına karşın -ama henüz bir çocuk- onu bebekliğinden bu yana abisi belki babası olarak gördüğü Yusuf ile evlenmesi ve onun sonucunda gelişen bir takım problemler… Yusuf’u gerçekten sevmesi fakat Yusuf’un işinden dolayı eve 10-15 günde bir gelmesinden kaynaklı; annesinin de baskısı ile biraz kaba olacak ama dışarılarda sürtmesi, Yusuf'tan son derece sıkılması, Yusuf’u unutmak istemeyip unutması, bir insanın kötü psikoloji ile hayatta her şeyi yapabilecek bir noktaya gelebileceğini anlatıyor. Yusuf karakterine bakarsak; Henüz 9 yaşındayken anne ve babasını kaybetmesi ve bir aileye evlatlık gitmesi... 9 yaşına kadar köyde yaşayan Yusuf, aniden kendini şehirde buluyor ve tabiri caizse neye uğradığını şaşırıyor, insanlara ve ortama çok fazla yabancılık çekiyordu. Onu yaşadığı şehire ve aileye bağlayan tek kişi Muazzez oluyor. Muazzez’in yaşadığı çeşitli sıkıntıları da göz önünde bulundurup bir nevi bahane ederek kendinden yaşça çok daha küçük olan ve kardeşi gibi gördüğü fakat ilk günden beri ona derin hisler duyan Muazzez ile ani bir kararla evleniyorlar. İşte Yusuf için gerçek travma bu zaman başlıyor diyebiliriz çünkü evlendikten sonra; önce, tüm geçimini sağladığı, onun her zaman arkasında duran iyi kalpli babasını kaybediyor. Sonra kötü ve sevilmediği insanlar tarafından işinden oluyor aynı zamanda eve ekmek getirmek için, 10-15 günde bir eve gelebildiği bir işi yapmak zorunda kalıyor. Bunlarda yetmeyip tek dayanağı olan karısı Muazzez’in, kötü yollara düştüğünü gören Kuyucuklı Yusuf'un psikolojisini siz okuyucuların yeterince anlayacağını düşünüyorum. Bu psikolojide ki insanın kitapta da geçtiği gibi: “On seneden beri içlerinde yaşadığı halde bir türlü alışamadığı bu insanların arasında onun da sağlam bir yeri olmalıydı. Yalnız kendisine dayanan, yalnız kendisinin olan bir yeri…” s[107] gibi bir düşünceye kapılmasını çok normal karşılayacaksınız ve Yusuf karakterini çok iyi anlayacaksınız diye düşünüyorum. Yusuf’ta bu sözde olduğu gibi kendisinin bir yeri olacağını düşündüğü tek insan ve yer Muazzez’in yanı olmuştur. Salâhattin karakterine bakarsak; Son derece efendi, kendi halinde, iyi niyetli, toplumsal yararı yüksek bir insanın bu toplumda ne kadar hor görülebileceğini, değersizleştirileceğini ama değerinin çok geç veya ölünce anlaşılabileceğini anlayabiliriz. Salâhattin Bey'de üst üste birçok sıkıntıyı yaşayıp, kendisine yüklenilen hayata karşı dayanamayıp belki de evlatlık olmasına rağmen bu hayatta en çok sevdiği Yusuf'a şu şekilde isyan etmiştir: "Bende insanım Yusuf, ben de etten ve sinirden yapılmış bir mahlukum. Bana da biraz acıyın canım!.." Salâhattin Bey öldükten sonra ev halkının birkaç gün içinde maddi ve manevi sefil hayatı yaşamaya başlaması da, toplumsal olmasa bile aile açısından Salâhattin’in son derece önemli ve yeri dolmayacak bir kişilik olduğunu gösteriyor. Salâhattin Bey yokken; özellikle Yusuf olmak üzere evdeki bu iç huzursuzluğu ve fakirliği fark eden herkes için Salâhattin Bey'in öneminin ve değerinin çok daha fazla farkedildiğini görüyoruz. Kötü karakterlere girmek istemediğimden, romanın karakterlerini analiz etmeyi burada sonlandırıyorum. Romanda o kadar çok üstüne oturup düşüneceğiniz belki de ders çıkaracağınız birçok alıntı da var ki ben birkaç tanesini buraya yazıp değerlendirmek istiyorum. “Hayat bu derece manasız ve insan dünyaya boş durmak için gelmiş olamazdı.” s[152] Yazarımızın bu sözünü bir diğer romanı olan İçimizdeki Şeytan ’ın şu sözüne çok benzettim ve bu sözden esinlenip yazdığını düşünüyorum çünkü gerçekten çok benziyorlar: "İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı! Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı." s[188] Herkesin kendine göre bir yaşama şekli, amacı ve gayesi vardır. Bu kişiden kişiye değişir ve kişinin doğduğu yer, sahip olduğu aile ve yaşadığı ortam gibi kısaca kendisinin seçemeyeceği faktörler, bu saydığım olguların şekillenmesinde önemli bir yere sahiptirler. Örnek verecek olursam; Babasız, yetim büyüyen bir insan ile -romandaki ana karakterden bahsedebiliriz- , babasıyla büyüyüp yaşamını sürdüren zaman zaman desteğini hisseden insanın; yaşama şekilleri, amaçları, gayeleri hatta karakteri bile değişkenlik gösterebilir. Bu yüzden Muhteşem Gatsby’de geçen şu sözü sizlere hatırlatmak isterim : "Birisini eleştirmeye kalkıştığında," dedi bana, "şu dünyada her insanın senin sahip bulunduğun ayrıcalıklara sahip olmadığını hiç aklından çıkarma." “Saadet, hayatı olduğu gibi kabul etmektir…” s[151] Ben, yazarın bu sözünde, kendisi ile bir nevi çeliştiğini görüyorum çünkü bu ve diğer kitaplarda yazmış olduğu; hayattan bir anlam çıkarmak ve belki de derinine girip sorgulamak istemesi olgusu var fakat burada da hayatı sorgulamayıp olduğu gibi kabul etmemizi istemesinden kaynaklı bir düşünce benimkisi. Bilmiyorum benim gibi düşünen insan var mıdır fakat bu nokta gözüme çarptı. "Az şeyler çekmemişsin sen, küçük!" dedi, "fakat her şey geçer. Her şey unutulur. Kendini bir felaketin içinde kaybetmenin manası yoktur..." Yazarın bu sözünü şimdi yazacağım Fyodor Dostoyevski’nin bu sözüyle bağdaştırmak istiyorum : "Önce biraz ağladılar, ama alıştılar şimdi. Aşağılık insanoğlu her şeye alışır." Burada anlatılmak istenen; herkesin kötü olaylar, kötü zamanlar yaşayabileceği ve o yaşanan kötü olayların etkisinde kalmamaması gerektiğini çünkü bir süre sonra en ağır acının bile hafifleyeceğini bu yüzden kendini harap etmenin, sana hiçbir fayda sağlamayacağını bilmesidir. Ve düşündüğünüzde gerçekten bu kötü olayları yaşadığınız takdirde üzülmekten başka elinize bir şeyin geçmediğini ve kendini harap etmenin hiçbir şeyi düzeltmeyeceğini anlayabiliyorsunuz. Bu yüzden size tavsiyem şudur; üzüleceksiniz. Daha çok üzüleceksiniz fakat kitapta da geçtiği gibi: “insan derdinin üstüne kapanıp oturursa deli olur.” Deli olabilirsiniz. Çok fazla düşünmeyin ve üzülmenin de tıpkı mutlu olmak gibi doğal bir duygu olduğunun bilincinde hareket edip yaşayın. Genel olarak kitabın gerçekten bende bir etki bıraktığını düşünüyorum ve ileride tekrardan okuyabileceğim eserler arasında olduğunu düşünüyorum. Size de keyifli okumalar diliyorum :)
Kuyucaklı YusufSabahattin Ali · Yapı Kredi Yayınları · 2025210,4bin okunma
·
175 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.