Yine Sabahattin Ali kitabı yine dramatik ve insanı üzen bir son… Bu kitap, Sabahattin Ali’nin ilk romanıdır ve diğer iki romanında olduğu gibi yüksek bir okuyucu kitlesine sahiptir. Her romanında olduğu gibi bu romanında da; okuyucuyu derinden etkileyen ve belki de hayata bakış açısını değiştiren, yer yer : Bu Salâhattin Bey ne kadar da iyi bir insan veyahut bu Muazzez ne kadar da güzel seviyor veyahut bu Şakir Bey nasıl bu kadar kötü olabiliyor diyeceğiniz, Yusuf’un bu acılı hikayesinde empati duygunuzun yükseleceği bir romandan bahsediyorum. Biraz uzun bir inceleme yapmak istediğim için sıkılmamanızı umarak başlamak istiyorum.
Henüz kitabın daha ilk cümlesinde :
“1903 senesi sonbaharında ve yağmurlu bir gecede, Aydın’ın Nazilli kazâsına yakın Kuyucak köyünü eşkıyalar bastılar ve bir karı kocayı öldürdüler.”
Henüz daha ilk cümlesinden bu romanın olaylarının nasıl gelişeceğini, ne derece acımasızca olacağını düşünüyor, tahmin yürütebiliyor insan. Sadece şunu söylemek istiyorum: Kitabı okurken kendinizden tutun ailenize, arkadaşlarınıza ve en sevdiklerinize kadar olan ilişkilerinizi bir sorgulamak demeyeyim de dönüp bir bakacağınıza, gözden geçirmek isteyeceğinize inancım tam. Umarım öyle olur çünkü aksi takdirde kitaptan çıkaracağınız derslerin bir bölümünü çıkartamamış olabileceğinizi düşünüyorum.
Kitapta birçok karakter var ve hepsinin karakterinden farklı insan çıkarımları elde etmek ve o karakterlerden dersler ve anlamlar çıkarmak mümkündür.
Muazzez karakterine bakarsak; Henüz 15 yaşındayken kendi rızası olmasına karşın -ama henüz bir çocuk- onu bebekliğinden bu yana abisi belki babası olarak gördüğü Yusuf ile evlenmesi ve onun sonucunda gelişen bir takım problemler… Yusuf’u gerçekten sevmesi fakat Yusuf’un işinden dolayı eve 10-15 günde bir gelmesinden
“Gökyüzü öyle yıldızlı, öyle berraktı ki, onu gören kendine sormadan edemezdi: Nasıl oluyor da böyle bir göğün altında türlü türlü suratsız, kaprisli insan yaşayabiliyor?”