İmkansızlıktan küçücük dünyalarının içinde sıkışıp kalmış ama mutlu ve huzurlu bir yaşam süren iki kız kardeşin, aniden hayatlarına giren yabancı bir erkekle birlikte yaşadıkları dramı kısacık ama etkileyici bir roman ile paylaşmış Edith Wharton . Büyük kardeş Ann Eliza’nın gözünden olanları aktarırken, hızla evlenme yaşından uzaklaşan, ama hala genç bu kadının iç dünyasındaki fırtınaları ve ikilemleri ele alış şekli de son derece başarılı. Hikayenin bütününe hakim, aynı Ann Eliza gibi sakin ve iddiasız dilin, hikayenin sonundaki dramın etkisini arttırdığını da söylemeliyim.
Anne-babalarını uzun yıllar önce kaybetmiş, New York’un göbeğindeki yoksul mahallelerden birindeki dükkanlarına tutunarak hayatta kalmaya çalışan iki kızkardeşin -biraz eski Türk filmlerini de andıran- öyküsü bu. 20. yüzyılın başında, kadınların o başlarından eksik olmayan bone ve şapkaları süslüyor, kıyafetler için küçük aksesuarlar satıyorlar. Dükkanlarının arkasındaki odada yaşamlarını sürdüren, gerekmedikçe dışarıya çıkmayan, kıt kanaat geçinen bu iki kardeş mutsuz değiller kesinlikle; az buçuk para biriktirmeye çalışıyor, birbirlerine yetiyorlar. Ancak biri evlilik çağında, biri biraz daha geçkince bu iki kadın, birbirleri ile hiç paylaşmasalar da, iç dünyalarında evlenip çoluk çocuğa karışmanın hayalini de kuruyorlar.
Ann Eliza’nın çok sevdiği kardeşi Evelina’ya doğum günü hediyesi olarak aldığı saat sayesinde hayatlarına giren saat ustası Bay Ramy, bu monoton hayatın akışını değiştiriyor. Cazip bir adam değil; çoğunlukla hasta, solgun yüzlü, bakımsız, hatta pasaklı; az konuşuyor ve en az bizim iki kardeş kadar yoksul. Ancak uzun yıllardır dört duvar arasında hapsolmuş bu iki hayata bir renk, bir erkek kokusu, bir umut ışığı katıyor. Birbirlerine hiç itiraf etmeseler de her iki kadın da Bay Ramy ile evlenme hayalleri kurarken buluyorlar kendilerini. Ve yıllar yılı her şeyi ince ince hesaplayarak adım atan, riske girmekten kaçınan ve böylece hayatta kalabilen bu kardeşlerin, en zayıf oldukları alanda, karşı cinsle ilişkilerinde aldıkları büyük riski, biz de içimiz titreyerek takip ediyoruz.
Wharton, çoğunlukla küçük bir oda içinde geçen bu romanda az sayıda yan karakter ve kısa diyaloglarla ilerlemeyi tercih etmiş. Anlatıcı rolündeki yazarın Ann Eliza’nın iç dünyasını aktarmadaki başarısı etkileyici. Geçkince bir kadın, bir nevi kız kurusu Ann Eliza, ve bir yandan anaç rolü ile kardeşinin mutlu olmasını isterken diğer taraftan bir erkek -Ramy gibi kendine taban tabana zıt da olsa- istiyor tüm benliğiyle. Hani hiç farkına varmadığımız duygularımız vardır; bir anda bir olasılık belirince su yüzüne çıkarlar ve sürekli kafamızı meşgul ederler; işte Ramy ile tanıştıktan sonra Ann Eliza’da da olan bu. Wharton bu ikilemler arasında salınan duygu durumunu güzel aktarıyor.
Romantik edebiyatı pek sevmesem de derin psikolojik tahlilleri ile beni etkiliyor “İki Kız Kardeş“, ya da orijinal ismiyle “Bunner Kardeşler“. Daha önce “Yaz Bitince“yi okumuştum Wharton’dan, beğenmiştim, “İki Kız Kardeş“ daha da başarılı. Diğer eserlerini de okumak gerek demek.