"İçimdeki insanı yitirdim," diyor yazar bir cümlesinde. Kopuş, yitiş, yok oluş burada başlıyor aslında. Kimi yirmisinde yitiriyor içindeki insanı kimi yetmişinde. Sonra oradan oraya sürüklenip gidiyor dünya keşmekeşinde...
Sadık Hidayet
İran edebiyatının önde gelen isimlerinden...
İçindeki insanı erken yitiren, yaşama küsen, küstürülen bir karakter. Kısa ömrü geniş bir coğrafyada geçiyor. Farklı kültürler tanıyor, farklı insanlarla tanışıyor ve eserlerinde bu kazanımlarına yer veriyor. Genellikle hayatın arka planında kalmış, yorulmuş, kırılmış, tabiri caizse "arka sıradakiler" onun hikayelerinin kahramanları. Kendisinin de öyle bir karakter olduğunu düşünüyor. Bir Franz Kafka bir Fyodor Dostoyevski izlenimi alıyorum onu okurken... İnsan psikolojisini işlemekte oldukça başarılı, kuşkusuz bunda yaşayıp da yazmasının, kendi ruhunu kaleme dökmesinin büyük etkisi var. Adım adım ölüme gidiyor ve gerçekten öldüğünde yaptığının bir edebiyat değil, özyaşamını anlatmak olduğunu fark ediyoruz.
"9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanıbaşında yerde duruyordu."
"Ya ölüm de insanı istemezse," diyor eserinde. Yirmi yıllık bir istek sonucunda ölüme ulaşmayı başarıyor. Kuşkusuz ölüm onu istemezse daha nice eserler kaleme alacaktı. Ama yaşadığı hayat gösteriyor ki bir Diri Gömülen'den çok Ölü Yaşayan'dı o... Hayatını araştırırken tesadüfen fark ettim ki Yılmaz Güney ile aynı mezarlıkta yatıyor: Pere Lachaise. Kendi ülkesinden yasaklı, kendi ülkesinden sürgün, kendi folkloruna bu kadar düşkünken bu kadar ırak bırakılmış çok az isim vardır sanırım. İnsan İranlı değil de Avrupalı olsa ne olurdu diye düşünmeden edemiyor. Kuşkusuz daha çok bilinir, daha çok okunurdu...
Diri Gömülen
Usta bir hikâyeci Sadık Hidayet.
Bu eserinde de birbirinden farklı, hayat ve ölümün kıyısında geçen hikayeleri yer alıyor. Dokuz farklı hikâye, kimileri inceden inceye işlenmiş kimileri bir çırpıda bitiyor ve kalanı okurun düşün dünyasına bırakılıyor. Tiyatro ve masal da kendine yer buluyor eserde. Aynı zamanda bir oyun yazarı Hidayet. Hacimsiz eserine kopuk hayatları, yaşamın benimsemediği insanları sığdırmayı başarıyor. Herkesin kendinden bir şeyler bulacağına eminim. Zira çoğumuz önde gelen ve kazanan olmaktan ziyade hayatın hüzünlü tarafındayız. Ellerimizde hep bir boşluk hissi...
"Cennet de cehennem de insanın içindedir diyenler çok haklı," ve sanırım içi çürüyenler olarak hayli uzak kalmışız cenneti yaşamaya. Ruhumuza hitap eden eserleri seviyoruz, belki de bundandır Dostoyevski romanlarının yok satışı, Rus edebiyatının bu kadar gözde oluşu. Mehmet Âkif Ersoy misali kalmamış hayalle bir alışverişimiz.
Farklı, kendine özgü bir kalemden okumaya değer bir eser. Tabii ruh hali bozuk olanların uzak kalmasını tavsiye ediyorum. Zira intihara giden insana hava gazı ikram etmek gibi olur öylesi...