·576 syf.··Beğendi
···Okunma: 13 Şubat 2024 11:46 “Bugüne kadar yapılmış bütün sıralamalarda daima ilk 10'a girmiş efsanevi roman Üç İstanbul'u okumuş olanlara katılın.” diye bir ifade var arka kapakta. Karşı çıkmak ne mümkün. Tam da böyle. Bu kitap, Türk edebiyatında en sevdiğim kitaplar listesine salınarak girdi. Güzelliği karşısında tutulan nutkum onun için eli böğründe bir iki kelam edebilirse ne mutlu bana.
Adından da anlaşılacağı gibi İstanbul’un üç ayrı dönemi anlatılan: Abdülhamit’in memleketin ensesine dişlerini geçirdiği İstibdat, sonra millete Abdülhamit'i gül yüzlü yad ettiren Meşrutiyet ve İstanbul’un bileklerini sızlatan İşgal yılları..Tüm bunlar, kendisi de bir roman yazmakta olan muharrir Adnan Bey’in hayatının kenarlarına mukayyet anlatılıyor. Adnan Bey’in sonu gelmez gönül işleri, girip çıkacağı, bir parçası olmaya çalıştıkça yüzünün yarısını yitireceği konaklar, o konakların içinde tanışacağımız çarşaflı, fesli, Avrupai, aydın ve softalardan müteşekkil karakterler hikayenin eli kolu.
Saymadım, ama yayınevi yirmiyi aşkın karakterden bahsediyor. Yirmi. Yazarın, her birini memleketin değişken politik durumlarıyla sınadığı, bir zaman ayaklarında takunyalarla, bir zaman yakalarında zümrütlü kravat iğneleri ile dolaştırdığı, ruhlarının söküklerinden içeri dalıp kişiliklerinin en gizli köşelerini ifşa ettiği yirmi kişi.
Bunlar, “gündüz saraydan para alıp gece saraya söven”ler, bunlar “Kur’an’ı tabanca gibi beline takıp, din dinamitli ayet ve hadis cephaneli softalar”, bunlar fikirleri daima iki satırda biten fikir insanları, bunlar memleket yanarken yatağında nezaketle dönen Avrupa görmüş’ler, memleketi deve yapıp hacı tekkesiyle üstüne binenler, kendi var adı yok kadınlar, curnalcılar, hırsızlar, sansarlar, akbabalar; bunlar namuslu, bunlar namussuzlar, ve yine de yine, dünyanın yüzünün suyu hürmetine döndüğü birileri..Memleketin, kıyameti ve fazileti kendinden menkul yüzleri.
Tüm bu insan yüzlerinin üstüne, memleketin politik arka planını, bir köşesi eprimiş, bir köşesi nakışlı bir yorgan gibi seriyor yazar, hepsini yorgana sarılma biçimleriyle resmediyor. Nefis gerçekten.
Ve memleketin iç cebi. Ekonomik bir uçuruma bakıyoruz hep. 33 yıl süren tahtını tahta biti gibi kemiren Abdülhamit, o karasakallı adam, kıllı avuçlarıyla balya balya karanlık yuvarlıyor bu uçuruma, uçuruma fukaralık, korku, çaresizlik.
İstanbul’un diğer yüzlerinde de değişmiyor durum. Para bir gecede birinin cebinden öbürünün cebine giriyor, gücün yanında saf tutanın eline yapışıyor. Sermayenin nasıl el değiştirdiği meselesini öyle iyi veriyor ki, şimdi neden yazılamıyor bunlar diye düşünmeden edemiyor insan. Çünkü var bizim de aslan gibi bilmemne görüşün gömleğini çıkarıp! suyun başına geçenlerimiz. Hem de ne geçmek!
Kitap sonlara doğru rastlantıların, romantizmin gazabına fazlasıyla uğradığı için bir parça üzüyor. Ama yazıldığı tarih göz önüne alınırsa gayet anlaşılır. Yine de orada bile imgelerle insanın hafızasına kazıyacak bir şeyler bırakıyor Kuntay. Adnan’ın kalpağı misal.
Ve İstanbul. Biri Asya’da biri Avrupa’daki iki yakasını bir araya getiremeyen, bayramlık elbisesi her daim çamur içindeki güzelim şehir. Uzun, karabasanlı bir rüyadan uyanmaya çalışan, ter içinde çırpınan canım şehir. Bağırmak istiyor, ama sesi çıkmıyor. Mithat Cemal Kuntay’ın yaptığı da belki budur diyorum, rüyayı yorumlamak. Şöyle bir şey belki: …rüyada karabasan görmek, rüya sahibinin gizli düşmanlar ile karşılaşacağına delalettir. Rüyasında karabasanın geldiğini gören kimse bu gizli düşmanlar ile kıyasıya mücadele verecek ve en sonunda onları alt etmeyi başaracaktır. :)
Çok okunsun dilerim.