Bu kitabı okurken Arı Kovanı kitabını hatırladım sık sık. Tıpkı o kitaptaki gibi onlarca insanın hikayesine girip çıkıyoruz çünkü. Onun gibi çok sesli, onun gibi olay örgüsünden muaf. Farkı, bu kitapta arılar değil, karıncalar iş başında. Pelourinho yokuşundaki 68 numaralı binada yaşayan işçi sınıfından yüzlerce insan, sürekli hareket halinde, taşıyabileceklerinden fazlasını sırtlamış karıncalar gibi.
Devrimciler, işçiler, işsizler, fahişeler, zengin bir erkek tarafından kurtarılma hayali kuran genç kızlar ve onların kader planının! parçası olarak makineye kaptırılan kol, boş tencere, çalınamayan keman, verem öksürüğü, b.k kokusu, dedikodu, cinsel şiddet.. İşçi sınıfının oldukça geniş, fazlasıyla gerçekçi bir panaroması baktığımız. Kolay okunan, dinamik bir kitap olması da yine artı yanları.
Velakin, yazarın hiç durup dinlenmediği, karakterleri ve onların ait oldukları sınıfı karakterize etmek için yazılmış konuşmaları arka arka dizdiği bu kitapta, bu başarılı panaroma dışında umduğumu bulamadım. Bir kitap okumuşum gibi değil de bir şeylere bakmışım gibi hissediyorum.
Yazarın bu kitabı kaleme alırkenki niyeti işçi sınıfının içinde bulunduğu sefaleti resmetmekse, ki bana öyle geldi, bunu başarmış. Ama işte, edebiyatın araçlaştırılması meselesi, kurgunun gülümsemesini silip yerine sırıtışı koyuyor.
Dolayısıyla, bu kitabı sahip olduğu bu panaromaya bakmak için okursanız, elinize bir dolu şey tutuşturacaktır. Ama edebi lezzete kuşku katılmış gibi.
(Ama kapağı :)