Jean-Paul Sartre den sonra varoluşçuluk üzerine beni heyecanlandıran ilk kitap; Biri, Hiçbiri, Binlercesi ,Sartre’nin Bulantı kitabındaki irdeleme ve yabancılaşma konusu, bu kitapta da derin bir şekilde işlenmiş. Sartre ve Pirandello arasındaki benzerlikler açısından Bulantı ile karşılaştıracak olursam bu kitabı, benlik algısının sürekli irdelenmesi, gerçeklik algısının sarsılması, felsefi bakış açıları ve farkındalıkla birlikte gelen, benliğinden ve toplumdan kopuş oldukça benzer. Aradaki fark ise Sartre’nin kahramanı Roquentin’in dış dünyaya duyduğu tiksinti, zamanla kendi benlik algısına yönelirken, Pirandello’nun kahramanı Moscarda, bedeninden başlayarak dışa doğru bir irdeleme ve kopuşa geçer.
Moscarda’nın karısının “ Sanki burnunun yamukluğuna bakıyorsun gibi geldi bana.” sözü ile başlayan, burnundan başlayarak kendiyle yüzleşmenin ötesinde varoluşunu sorguladığı müthiş bir maceraya başlar.
İnsanın içinde huzur olmadığı konusunu Pirandello, ilk kez 1904 yılında yazmış olduğu "Matthias Pascal" adlı romanında işlemiştir. Biz "iki türlü yaşam yaşıyoruz" diyordu o:
1. Gerçek yaşam
2. Düş yaşamı.
içimizde de iki insan var diyordu:
1. Gerçekte olduğumuz insan,
2. Olduğumuz sandığımız insan.
Bu tezi Pirandello, roman ve öykülerinde de temellendirmiştir.
Olduğunu düşündüğü kişinin insanların gördüğü kişi olmadığını anlayan Moscarda, artık tek bir kişi değil, herkes için bir başka Moscarda’dır, binlercedir aynı zamanda hiçkimsedir.
Varoluş felsefesine ilgi duyanların çok zevk alacağına inanıyorum. Bu kitabın ilk sayfalarında, ilk merak ettiğim şey Pirandello’nun biyografisi oldu. Düşüncelerinde böylesine kaybolan bir yazarın hayatını merak etmemek elde olmuyor.
Uzun uzun yazmaya devam edebilirim bunun hakkında :) Ama okumak isteyenlerin keşfetmesi daha güzel olur.
Son olarak her zamanki gibi kitabın en sevdiğim alıntısıyla bitiriyorum:
“Eğer başkalarının gözünde bu güne kadar olduğumu sandığım kişi değildiysem, kimdim ben?”