Bir Mülkiyet Kalesi İncelemesi
8/10
·490 syf.··
Beğendi
·
2024 19. kitabı
·
12 günde okudu
·
Okunma: 25 Haziran 2024 23:06
Bir Mülkiyet Kalesi okuduğum 6. Kemal Tahir eseri ve yine okurken aynı hisleri yaşadım. Nedir bu hisler diye soracak olursanız kızgınlıkla karışık bir hayranlık diye cevap verebilirim size. Hayranlığın sebebi belli. Kemal Tahir Türk edebiyatının en kuvvetli kalemlerinden biri. Muazzam bir kurgulama yeteneğine sahip. Kurduğu diyaloglar çok gerçekçi. Ha keza karakterler de öyle. Kitaplarındaki tüm karakterler birbirlerinden farklı. Kimse kimseye benzemiyor. Zaaflarıyla güçlü yanlarıyla hepsi ayrı birer kişilik. Yıllarca hapis hayatı yaşaması üstüne üstlük bu sürede birçok cezaevi dolaşması Türkiye’nin çeşitli yörelerinden birçok insanla tanışmasına sebep olmuş. Huyunu suyunu ezberlemiş bu insanların. Ek olarak bir de bu insanlardan Anadolu’ya dair birçok hikâye dinlemiş. Tüm bunlar zaten güçlü olan kalemini daha da güçlendirmiş. Kızdığım nokta ise, Kemal Tahir o çok etkili kalemini kullanarak insanlara sürekli olarak kendi düşüncesini empoze etmesi. Şimdi bunda ne var ki diyeceksiniz. Her yazar sonuçta kendi düşüncelerini okuyucusuna dayatmaya çalışır. Sıkıntı şu ki savunduğu düşünceler geçerliliği olan düşünceler değil. Gerçekte karşılığı olan düşünceler de değil. Mesela Osmanlı’yı “Kerim Devlet” olarak adlandırıp onu sosyalist bir devlet olarak düşünmesi ne demek istediğimi daha iyi anlatır sanırım. Ek olarak Kemal Tahir savunduğu yolda aksi kanıtlar ile karşılaştığında onları yok saymış, görmezden gelmiş. Kalemini kötü şekilde kullanmış diyebilirim. Bir Mülkiyet Kalesi ’ne gelecek olursak, klasik bir Kemal Tahir kitabı diyebiliriz. Her Kemal Tahir kitabı gibi tartışmalarını beraberinde getiriyor. Bu tartışmalara daha sonra değineceğim. Bu kitabı diğerlerinden ayıran özellik ise oto biyografik ögeler barındırması. Kemal Tahir ’in babasının hayatını anlatmış dersek yanlış söylemiş olmayız. Kemal Tahir ’in babasının ismi Tahir ve Yıldız Sarayında Abdülhamit’in özel marangozlarından. Aynı zamanda Abdülhamit tarafından yüzbaşılık verilmiş bir şahıs. Şebinkarahisar kökenli. Kitabın kahramanın adı Mahir Efendi. O da bir saray marangozu ve aynı zamanda orduda yüzbaşı. O da Sivas Şebinkarahisarlı. Kemal Tahir ’in annesi saray terbiyesi görmüş bir Çerkes olan Nuriye Hanım. Kitapta da Mahir Efendi’nin eşi Canseza, o da Abaza kökenli aynı zamanda saray terbiyesi görmüş bir kadın. Kemal Tahir ’in çocukluğu Kasımpaşa, Burdur, Aydın taraflarında geçmiştir. Romandaki kahramanlar da yine bu bölgelerde bir süre yaşamışlar. Görüldüğü üzere Kemal Tahir ’in kendi hayatı ile romandaki karakterlerin hayatları arasında sıkı bir paralellik var. Ama en büyük etki bu dönemlerde yaşanan savaşlar. Sırasıyla Balkan Harbi – 1.Dünya Savaşı – Kurtuluş Savaşı. Hem Kemal Tahir ’in hem de romanındaki karakterlerin hayatlarına bu savaşlar çok etki etmiş. Bir Mülkiyet Kalesi yukarıda da bahsettiğim üzere Mahir Efendi’nin etrafında geçiyor. Kendisi bir saray marangozu ve Abdülhamit’in sevdiği bir zat. Evliliğinde de yeni Abdülhamit vesile oluyor ve paşalarının birinin evinde yetişmiş Abaza kökenli Canseza ile izdivaç yapıyor. Evlilikle birlikte bir gelecek kaygısı da oluşmaya başlıyor haliyle. Kiradan kurtulup kendilerine ait bir ev aramaya başlıyorlar. İncelememin bu noktasında bir yorum yapmak istiyorum. Zira kitabın üçte birlik kısmı Mahir Bey’in ev araması, bulması ve o evi biraz da zorbalık yoluyla sahiplenmesi etrafında gelişiyor. Kitapla ilgili benim beklentim de ilerleyen kısımların da bu şeklide devam etmesi yönündeydi. Ancak savaşların başlamasıyla hikâye bir Kurtuluş Savaşı romanına dönüşmüş. Önce 31 Mart Ayaklanması, daha sonra Balkan Savaşı ve hemen akabinde 1.Dünya Savaşı. Cephelerden cephelere koşan bir nesil. Şikâyet etmeyen, kaderine razı olan bir toplum. Mahir Bey sürekli olarak ikilemde kalan bir insan. Mesela 31 Mart Ayaklanması sırasında Abdülhamit’i destekleyen grubun içine dahil olmayıp tarafsız kalmıştır. Kendisi Abdülhamit’in has adamı olmasına, Abdülhamit sayesinde ev bark sahibi olmasına rağmen ailesini düşünüp sokağa inmemiştir. İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarı ele geçirdikten sonra da zorunlu olarak emekliliğe sevk edilmiştir. Mahir Bey için bunun bir önemi yoktur. Zira askerlik için ölüp bitmiyordur. O bir marangozdur ve sevdiği işi yapıyordur. Ta ki Balkan Savaşı çıkana dek. Balkan Savaşı ile birlikte gerçek askerlik günleri de başlar Mahir Bey’in. Balkan Savaşı bozgunla sona ererken yeni bir savaşın da tohumları atılmaktadır. Kemal Tahir oldukça sert bir şekilde eleştirir Osmanlı’nın 1.Dünya Savaşına dahil olmasını: “İttihat ve Terakki’nin bilhassa Balkan Harbinden hemen sonra, yetmiş iki buçuk milleti barındıran darmadağınık bir memleketi, o kadar isteyerek niçin harbe soktuğunu da anlamak müşküldür. Dünyada gelmiş gelecek bütün zafer ümitlerini tartan teraziler içinde bu kadar hilelisini bir daha mümkün olmaz. Millete vaat ettiklerini vermeyen hükümetlerin harbe, bir avutma çaresi olarak başvurdukları söylenir. Millete vaat ettiğini vermeden, ondan canını istemek fena bir alışveriştir. Yapana tüccar bile demezler, dolandırıcı derler.” S.118 Savaş beklendiği gibi bozgunla sona erer. Yepyeni bir mücadele başlıyordur Türk halkı için. Zira bir yandan yitip gidenlerin eksikliği, açlıkla boğuşan insanlar, bir uzvunu kaybedip dönenlerin dışlanması, kendi aileleri tarafından bile istenmemeleri...Kitabın işgal yılları ile alakalı bize sunduğu panorama gerçekten çok detaylı. Özellikle açlıkla mücadele eden insanların düştüğü durumlar… “Açlık ayıp, utanma bırakmadı, namus falan hep karnı tok adamlara mahsustu.” S.127 “İnsanlar o kadar açtılar ki, namustan bahsetmek gülünç ve usandırıcı bir şey oluyordu.” S.128 İşgal tüm acımasızlığı ile ülkenin üstüne çökerken yepyeni bir kelime ile tanışır Mahir Efendi: Bolşeviklik. Mahir Bey bir yandan Bolşevizm’in ne olduğunu anlamaya çalışırken diğer yandan da yeni bir ikilemle boğuşmaktadır. Padişah yanlısı mı olmalıdır yoksa Kuvayı Milliye’ci mi? Padişah işgal kuvvetleri ile hareket etmektedir. Sıkı bir padişah yanlısı olan Mahir Bey bu durumu kabullenememektedir. Ancak kendini diğer tarafa da yakın görmemektedir. Ancak her zaman yürürlükte olan bir kural vardır: taraf olmayan bertaraf olur. Mahir Bey de hem çevresindeki milliyetçilerin etkisi hem de işgal kuvvetlerinin Müslüman kadınlarla yaptıkları rezillikleri görünce kendini Kuvayı Milliye’ci olarak bulur. İşgalcilerin İstanbul’da yaptığı rezillikler her gün daha da sinirlendirmektedir Mahir Efendi’yi. “Senegalli zenciler -uzun fesli kuzguni suratlı y……- Gülhane Parkının kapısında gündüz ortası çarşaflı Müslüman kadınlara tasallut etmek istemişlerdi. Tecavüze müdahale eden polis Cemil Efendi işgal orduları divan-ı harbi tarafından müebbet hapse mahkûm edilerek Güyan’a sürülmüştü. Avrupalı askerler köprü üzerinden gündüz ortası, açık otomobillerde anadan doğma çıplak orospuları kucaklarına yatırmış oldukları halde naralar atarak geçiyorlardır.” S.252 En sonunda bir gün dayanamaz, yolda karşılaştığı Fransız subayla sevgilisi Müslüman kadını herkesin ortasında vurur. Artık İstanbul’da daha fazla duramaz. Kendini Anadolu yollarına atar; hedef Ankara’dır. Mahir Bey’in Kuvayı Milliye günlerine geçmeden önce bahsetmem gereken bir konu var. O da ittihat ve Terakki tarafından yaratılan burjuva sınıfının işgal başlar başlamaz nasıl taraf değiştirdiği. “Düne kadar Türk ordusuna küflü saman, kurtlu bakla vesaire veren ve milyonlar kazandıktan başka birer de harf madalyasına layık görülen müteahhitler, derakap düşman ordusuna en birinci satmaya başlamışlardı. O zaman “Kızılelma”, “Altaylar”, “Turani İller”, “Ergenekon” diye bağırıyorlardı, şimdi “Düvel-i muazzama dostluğu”, “İngiliz muharipler cemiyeti”, “Amerika mandası”, “Anadolu’nun eşkıyalardan istihlası” laflarını ediyorlar. Enver’e söylediklerini, Talat’ın kulağını büktüklerini, Cemal Paşa’ya dert anlatamadıklarını hikâye ediyorlardı.” S.253 Bu konu belli Kemal Tahir ’e oldukça etki etmiş. O derece ki Mustafa Kemal’in vereceği en büyük savaşın Yunanlılara karşı değil İstanbul’daki burjuva sınıfına karşı olacağını ifade etmiş. Yani demiş ki eğer ki Mustafa Kemal savaşta bu denli fedakârlık yapan halkına sırtını dönüp zenginlerin dümen suyuna giderse bu savaşı kaybeder. Mahir Efendi’nin Ankara’ya gelmesiyle cephe günleri de başlar. Anadolu’nun her köşesinde düşmanla savaşır. Bu mücadeledeki en büyük desteği silah arkadaşı Selami Efendi’den görür. Selami Efendi’nin alışılmadık fikirleri Mahir Efendi’yi derinden etkilemiştir. Özellikle vatan, millet, askerlik üzerine söyledikleri Mahir Efendi’ye yepyeni bir bakış açısı kazandırmıştır. “ - Ben Türk askeri yorulmaz, Türk askeri acıkmaz, Türk askeri üşümez diye övünmeyi alçaklık sayıyorum yüzbaşı bey…Bilakis, Türk askeri yorulur, Türk askeri dünyadaki bütün askerlerden daha sık acıkır. Türk askeri Afrikalılardan daha çok üşür diyebilsem… - Hiç böyle övünmek duymamıştım - Böyle övündüğüm gün anlayacaksınız ki Türk askeri kamyonlarla naklediliyor, erzağı ve elbisesi lüzumundan yüz kere fazladır.” s.338 “ - Evin var mı? - Ne evi? - Bayağı…başını sokacak bir ev… - Çocuk musun Mahir Efendi? Bu anda galiba vatanım bile yok…” S.329 Bir Mülkiyet Kalesi ’nin bir misyonu olduğu kesin. Bu kitap kendine art arda çıkan savaşlarda yitip giden Türk askerleri için bir tür yakınma ya da haklarını teslim etme görevi biçmiş. Bu konuda ben yorum yapmayım. Aşağıda paylaşacağım alıntılar zaten ne demek istediğimi daha açık bir şekilde anlatacak: “Bu askerağa “kumarda kaybedilen” yüz binlerce “bop” lardan birisiydi. Asla şikâyet etmediğinden cesaret alarak, kara gözlerinin nurunu, yüreğinin uçsuz bucaksız çocukluğunu, çolak Wilhelm’in Hindistan İmparatorluğu tacına mütevazi bir süs gibi hediye etmek istemişlerdi. Enverland’ın kuş uçmaz, kervan geçmez bir köşesinde, karda kalmış bir kütük gibi yuvarlanmıştı.” S.155 “Efendiler, Büyükada’nın Yat Kulübünde, “Harbi kaybetsek bile sulh-u münferit lafı istemeyiz. Biz söz verdik. Erkek kısmı tükürdüğünü yalamaz!” diye külhanbeyliği yaparken, Ali oğlu İsmail’ler, Murat’ın analarının gözleri önünde hasta köpekler gibi geberiyorlardır.” S.156 “Vatansız insan çok görülmüştür ama, sen hiç insansız vatan gördün mü? Siz Türkler bunu anlatamazsınız. Orduda bir katır ölür, yer yerinden oynar; Mehmetçiğe geldi mi, künyesini kapar, leşini bir çukura atarlar. “ S.163 Bu kitap ile alakalı değinmem gereken diğer konu ise ortaya attığı iddialar. Bu iddiaların bir kısmını daha önce hiç duymadınız, bazılarını ise çok az duydunuz. Ben kendi adıma en çok ilgimi çeken iki tanesini buraya taşıyacağım. “Ermeni katliamı, işlerin cephelerde kötü gitmesi üzerine milleti yağma ile avutmak için bulunmuş bir çare.” S.313 Kemal Tahir Ermeni olayları ile alakalı soykırım, tehcir demiyor. Ona göre bu bir katliam ve katliamın sebebi de savaşın kaybedilmesiyle halkı sakinleştirmek, Kemal Tahir ’in demesiyle avutmak için ortaya konan bir çözüm. Bu durumunda Ermenilerin Kürtlere ve Türklere yaptıkları köy baskınları ve sivil halkın katledilmesine hiç değinmemiş. İşte Kemal Tahir’e neden kızdığımın bir örneği daha. Kendisi bu olayların halkı avutmak için ortaya çıkarıldığını yazmış ve buna inanmış. Bunun haricinde gerçekleşen tüm olaylar Kemal Tahir ’in ilgi alanına hiç girmiyor. Bu bağlamda Ermenilerin yaptığı katliamlardan, mezalimlerden bahsetme gereğini hiç görmüyor. Diğer bir konu ise Ermeni olaylarında Kürtlerin rolü üzerine. Bunu yorumsuz aşağıya bırakıyorum. - Hükümet emretti. Kürt şeyhleri, “Gavur öldürmek sevap” dediler. “Gavurun ırzı, namusu Müslümana helaldir” dediler. - Niçin böyle dediler? - Şeyhlerin zenginliği hanımcığım. Zengin olanlar, insanlara hiç acımazlar… - Neden? - Acısa zengin olmaz S.160 Sonuç olarak Cumhuriyet tarihine başka bir pencereden bakmak istiyorsanız ve Kemal Tahir ’in kalemini beğeniyorsanız okumanız gereken bir eser. Bir önemli not da bu kitabın Kemal Tahir ’in ölümünden sonra basılmış olması.
Türk Edebiyatı
Bir Mülkiyet KalesiKemal Tahir · İthaki Yayınları · 2021658 okunma
·
469 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
O kısım benim de dikkatimi çekti ve üzüldüm. Bunun benzeri de “seferberlikteki arap isyanlarını bizim onlara yüzlerce sene yaptığımız tazyike verir” şeklindeki cümleydi. Konuyla ilgili başka okuma yapmamış olsam bunları doğru diye alıp kabul edebilirdim. Ermenilerin köylülere yaptıkları sonucunda bir tehcir olmuştur. Savaş sırasında karşılıklı çatışmalara ve göç sırasında ölümler sıkıntılar olmuştur. Kötülüğü zalimliği Ermenilerin geneline de yansıtamayız ama olan bi katliam asla ve asla değildir. Bir de Osmanlının balkan ve arap coğrafyasında işgal yaptığını onlara zulmettiğini kabul etmiyorum. O dönemin şartları(14. Yüzyıl) yayılma ve savaştı işgaller normaldi. Osmanlı kendinden olmayana her zaman daha iyi davranmıştır. Esas Anadolu Türkünü ihmal etmiştir. Bir vergi zamanı bir de savaş zamanı hatırına getirmiştir.