Balım, böceğim, kuzum, nar tanem, nur tanem, bir tanem, karadutum, çiçeğim... Bunları okuduktan sonra kitabın atmosferinin ne kadar yumuşak ve ponçik olduğunu tahmin etmişsinizdir.
Bazı kitaplar vardır, sezgilerimizi kuşanarak bağ kurabiliriz onlarla. Duygularımıza ya da düşüncelerimize doğrudan hitap etmez de ikisinin tam arasında bir noktayı bulup gizliden gizliden içimizi oyar sanki. Bazen tam olarak ne yapar, anlamayız. Bilincimizin arkasından akıp giden sayıklamalar gibidir bunlar. Üzerini perdelediğimiz ölüm dürtüsü mü yoktur bunların içinde, çektiğimiz acılar mı, isteklerimiz, hayallerimiz mi.. Hepsini buluruz.
Ölülerimizi gömemeyiz, ölüler sadece dış dünyada topraktır çünkü. İçimizde ise diriyken olduklarından bin kat fazla yaşarlar. Onları gül suyuyla yıkarız, güzelleştiririz. Hatıralarımızda güzel kalsınlar isteriz. Kapatırız üstlerini. Ölü oluşlarıyla değil de yaşayışlarıyla hatırlarız çünkü onları. Ancak böyle mutlu edebiliriz kendimizi. Ceset kokusunu bastırsın diye gül kokusuyla maskeleriz cesetleri. Ölülerin ölü oluşlarını da kendi ölümlülüğümüzü de unutmak için böylece.
Fakat bazen yaralarımız kanar. Değil mi ki bazı ani hareketlerde yırtılırlar yaralar? Zerreciklerinden kan sızar yaraların. O zerrecikler narlar gibidir. Narların lekeleri bulaşır o özenle giydiğimiz beyaz bembeyaz gömleğimize. O zaman da ölümü hatırlayarak hıçkırırız. Şule Gürbüz gibi haykırırız var olmanın bize verdiği sancıları. Rengimizi belli ederiz: Hayattan kopmuşuzdur. Toparlanmak için güç alırız sonra Bugün'den, Şimdi'den.
İşte budur bir Kalbin Arka Odası. Kendini teskin etmek isteyen ruhun zarif dalgalanmalarıdır. Huzurunu arayan, hayat yolculuğunu hazırlıklı geçirmek isteyen bir ruhun etrafını gözleyişidir.
Roman değil mektup denmeli bence bu kitaba. Bir taya (dadı, sütnine) ve tayanın baktığı kişi arasında süregiden mektuplar bunlar. Okurken anlamadığım ya da ancak anlar gibi olduğum birçok yer oldu. Bunu da kitabın sezgilere hitap edişine bağlıyorum. Yazarın diğer pek çok yazardan oldukça farklı bir aktarım tarzı var. Bu da onu özgün kılıyor. Ama tarzı bir nebze Şule Gürbüz'ünkini anımsatıyor (tabi onunki kadar ironik ve karamsar değil).
Kalıpların dışında ve biraz daha duygu yüklü okumalara açıksanız tavsiye edebileceğim bir kitap. Bence gayet güzeldi.
Ölülerimizi gömemeyiz, ölüler sadece dış dünyada topraktır çünkü. İçimizde ise diriyken olduklarından bin kat fazla yaşarlar.
🖤
Bu incelemeyi kaydettim.
Umarım okurum bir gün.
Yüreğimize sağlık.
.