"Ne çocuk işçiler, ne çocuk gelinler,
ne çocuk mülteciler, ne çocuk ölümler olsun."
Şair kimdir?
"Hayal gücü geniş olan, duyarlı, duygulu kimse," diyor güncel sözlük. "Duyarlı"... Anahtar kelime bu olsa gerek! Bana kalsa dünya duyarlılığını dizelere aktaran kimse derdim. Dünyada akan kana, çocukların gözyaşlarına divitini batırıp yazan kimse... Dünyanın sessiz kaldıklarını yüzlerine çarpan, duymak istemediklerini duyuran, görmek istemediklerini gösteren. Üç maymunu ve geri kalan tüm maymunları "dize" getiren...
Bir dostun teklifiyle karşılaştım eserle. Yazarı kimdir, necidir bilmem. Ama okudukça tanış oldum kendisiyle. Dokunduğu konular tam da temas etmek istediklerimdi. Durup dinlenip okudum, dönüp dolaşıp okudum, düşünüp kalıp okudum: "Yaşamla tanışmadan kefenle tanışıyor kundaktaki bebekler." Savaş dünyası, savaşı batası dünya. Büyükler savaşırken küçüklerin ezildiği dünya... Ne diyordu Yaşar Kemal, "Savaş icat eden görmesin cennet." Görmesin, iki dünyada da.
"Romanından kovulmuş kahraman gibiyim." Öyle değil miyiz sahiden? Hepimizde biraz yabancılık içinde var olduğumuz dünyaya. Hepimiz başka yerinden yaralı. "Söyle nasıl kapanır bu yaralar?" Var mı dünya yarısının ilacı? O kadar çok yara var ki üstelik, ölen çocuklar, çocuk işçiler, çocuk gelinler, açlıktan ölenler... Tuhaf bir dünya değil mi? Bir tarafı açlıkla mücadele ederken dünyanın diğer tarafı obezite ile mücadele ediyor. Bir tarafta oyuncak beğenmezken çocuklar diğerleri "ölüp dinlenmek istiyorum," diyor. Ve tüm dünya, ödüllü bir filmi izlercesine olan biteni izliyor. Ne diyordu Che Guevara: "Aynı evrende yaşamamalı cellatlar ve çocuklar. Ya ölmeli cellatlar ya da hiç doğmamalı çocuklar." Ve Nazım Hikmet Ran, "Çocuklar öldürülmesin, şeker de yiyebilsinler."
Ve yalnızca kendisi mücadele etmiyor şairin, tüm şairleri çağırıyor mücadeleye:
"Ey şairler, yazarlar, aydınlar!
siz de aşktan, hülyadan,
övgüden-sövgüden başınızı kaldırıp
biraz da can çekişen insanlığı yazsaydınız!
Şan, şöhret, para yerine
onura-erdeme sahip çıksaydınız!"
Can çekişen insanlık... Ne kadar anlamlı bir ifade değil mi? 21. yüzyıl insanlığı ancak böyle anlamlandırılabilirdi.
"Ama sonunda anladım,
önce yüreğinden üşürmüş insan."
Önce yüreğinden üşüyor insan. En çok yüreğinden... Ve çok az insan bir diğerinin acısını görüyor. "Sahibinde acır her yara," diyor şair. Bıçak kestiği yeri kanatıyor.
"Yürekteymiş en onarılmaz yara,
sevip sevilmezse hiç geçmezmiş."
Geçmeyince geçmiyor. Onunla yaşamayı, onunla yaş almayı öğreniyorsun.
Farklı bir üslubu var yazarın. Her ruha, akla hitap eden net cümleleri... Kimi zaman duygunun doruğuna ulaşıp can yakıyor, kimi zaman bıçak gibi keskinleşip tokat gibi çarpıyor.
- Usta! Nedir dünyanın rengi?
+Biraz kahverengi, çokça da kahpe rengi!
diyecek kadar dünyanın gidişinden memnun değil, ama
"Bilirim,
Bahara uyanmış bir gönlün bahçesinde ölüm yeşermez."
diyecek kadar da umutlu.
Kadına, çocuğa, işçilere duyarlılığıyla hepimize örnek.
Soma kurbanlarına ithaf ediyor bir şiirini:
"M A D E N C İ L E R
ÖL-
ME-
SİN!"
"Şair dediğin,
dili, dini, ırkı ne olursa olsun
tüm suskunların sesi mağlupların, mazlumların, kimsesizlerin kimsesi olur."
Öyle bir şair tanıdım, size de tanıtmak isterim. Darmadağın bir baskıdan okudum eseri, ne ismi ne cismi başlığı tutmuyordu. Ama öyle ya da böyle tanıdığıma sevindiğim bir kalem oldu. Bizim şuradan, Bolu Kıbrıscık'tanmış. Küçük şirin ilçeden... Selam olsun kendisine.