Gönderi

Puan vermedi·622 syf.··
Beğendi
·
2024 23. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 13 Temmuz 2024 22:41
Okuduktan hemen sonraki kısa yorumum: Okuması çok keyifliydi. Öncesinde duyduklarımdan, okuduklarımdan hareketle; düşünceleri yemek, içmek ve yatmaktan oluşan bir karakter olarak düşünmüştüm Oblomov'u. Anne babasından kalan zenginlikle beraber hiçbir şeyi kendi başına tam yapamayan Oblomov'u ve Oblomov'un hayatın anlamını aramasını anlatan bir roman okuyacağım sanıyordum. Bu önyargılarımdan dolayı da kitaptan çekiniyordum açıkçası çünkü bu karakteri okurken zaman zaman sinirleneceğimi, kendisiyle aramda bir bağ kuramayacağımı düşündüğümden dolayı uzun ve yorucu bir okuma olmasını bekliyordum. Ancak kitabı dört günde okumuş olduğumdan da (1k 5 gün diyor ama yalan) belli olduğu üzere asla böyle bir kitap değildi. Oblomov'un aslında nelerle boğuştuğunu, dışarıdan sürekli uzanıyor gözükse de içerisinde nelerin yattığını gördükten sonra kitap sürükleyip götürdü beni. Eğer becerebilirsem bir inceleme (incelemeden ziyade kitap hakkında düşündüklerimi veya kitabın bana anlattıkları, hissettirdiklerini) yazmak istiyorum. İnceleme yazmak kolay bir şey değil tabii öncesinde uzun bir çalışma yapmam gerekiyor. Ama durun da öncesinde bi uzanıp dinleneyim, sonra başlarım çalışmaya =) Okuduktan bir ay sonra gelen incelemem: Bana göre bir kitabı güzel kılan verdiği cevaplardan ziyade sorduğu sorulardır. Zaten kitapları bana cevaplar, çözümler versin diye değil; üzerine düşünmek için sorular, sıkıntılar versin diye okuyorum. "Hadi yardım et bana. Kitaplar ver, öyle kitaplar ver ki, insanı huzursuz etsin. Kafaların içine kirpi soksun." #66038913 Kitabın bu soruları cevaplayıp cevaplamaması hiç önemli değil. Hatta asıl cevaplan(a)mayan sorular çarpıcı olanlar oluyor. Cevaplanmış bir soru üzerine çoğu zaman düşünmüyoruz bile. Bu konuda okuduğum en iyi kitaplardan birisiydi Oblomov. Sorduğu sorular o kadar hayatın içinden, o kadar basit ki insan cevabını hemen bulabilirmiş gibi geliyor. Sorunun basitliğine aldanarak cevabın da pek öyle karmaşık ve derin olmaması gerektiğini sanıyor. Ama üzerine düşündükçe soruların birken on olduğunu, nehirler gibi kollara ayrıldığını, her birisinin kendisini farklı yönlere sürüklediğini ve cevaba yaklaşmayı umarken daha da kaybolduğunu, derinlere gömüldüğünü fark ediyor insan. Geometrideki "Üçgen nedir?" sorusu buna güzel bir örnek olabilir. İnsanın aklına ilk gelen cevap "üç kenarı olan şekil işte" oluyor. Bu cevabın üzerine geometri sorularına devam ediyor: "Peki bir kenar ne demektir ve her üç kenarı olan şey üçgen midir?". Gördüğümüz zaman neyin üçgen olduğunu çok kolay bir şekilde anlıyor olsak bile üçgeni tanımlamak pek de öyle kolay değil görüldüğü üzere =) Ancak geometrinin bize sorduğu bu sorunun net bir cevabı varken Oblomov'un sorduğu her sorunun bir cevabı var mı bilemiyorum. Ama cevap bulmak kadar, hatta cevap bulmaktan çok daha önemli bir diğer şey de soruların aslında ne kadar derin olduğunu kavramaktır. Şimdi ne yapmalıydı? İleri mi atılmalıydı, yoksa olduğu yerde mi kalmalıydı? Bu Oblomovca soru, Oblomov için Hamlet’inkinden* daha derindi. İleri atılmak, uzun hırkasını yalnız omuzlarından değil, zihninden ve ruhundan atmak, tozları ve örümcek ağlarını yalnız duvarlardan değil gözlerinden de silmek, dünyayı yeniden görmek demekti. * var olmak ya da olmamak #245664508 Dünya denilen bu sahnede seyirci olmayı istiyor Oblomov. Düşününce gayet makul sebepleri de var aslında. Tüm o telaşların, sıkıntıların, koşuşturmacanın, keşmekeşin dışında elinde sıcacık çayıyla oyunu seyretmek. Düşme tehlikesinin, yanlış replik söyleme tehlikesinin, gülünç olma tehlikesinin, başarısızlığa uğrama tehlikesinin, kısaca tüm tehlikelerin kendisine ulaşamayacağı bir yerde oturmak ve yalnızca seyretmek. Zaten insan rahat koltuğundan, sıcacık evinden ayrılıp niye tehlikelere atılırdı ki? Ama sonra Şebnem Ferah'ın o harika sözü aklıma geliyor: Uçmayı seviyorsan düşmeyi de bileceksin Korkarak yaşıyorsan yalnızca hayatı seyredersin. youtu.be/Yl_1RzHOjYg?si=... Neden sahnede rol almak yerine hayatı seyretmek istiyorum? Çünkü o koltuk benim konfor alanım aslında. Bu koltukta oturduğum her gün birbirine benziyor, yeni şeylerin olmasına fırsat vermiyorum. Çünkü yenilik için bu alışkanlık çemberimden çıkmam, koltuğumdan kalkmam gerekiyor. Yeni şeyler hayatıma farklı bir renk katabilir elbette ama bu rengin iyi mi kötü mü olacağını nereden bilebilirim ki? Kötü bir şey olma ihtimali her daim var olduğuna göre otursam oturduğum yerde daha iyi olmaz mı? Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım. #233855264 Peki bu seyretme isteğimin altında aslında çok ciddi bir korku duygusu barınmıyor mu? Yeniliğin getireceği o bilinmezliğe karşı duyulan o ebedi korku. O çemberin dışında nelerle karşılaşacağımı tam olarak bilebilsem elbette korkmam, ama çemberin dışına çıkmadan orada beni neyin beklediğini nasıl bilebilirim ki? Peki bu korku yüzünden koltuğuma saplanıp kalmalı mıyım, bu korkuya rağmen koltuğumdan kalkmam ve o dünya sahnesinde benim de rol almam gerekmez mi aslında? Değişimden, değişmekten korkuyoruz. Peki hiç değişmemek daha korkutucu değil mi aslında? Her günümüzün bir önceki güne benzemesi bir lütuf mu yoksa bir ceza mı? İnsan güven ve emniyet içinde yaşamak istiyor doğal olarak ama bunu değişimden kaçarak mı sağlamalı? Diyelim ki böyle sağladı, buna yaşamak denir mi? Güven duygusu elbette önemlidir insan hayatı için, ama insanın yaratıcılığını büyük ölçüde kısırlaştırma tehlikesini de içeren bir duygudur. Güven içinde bir yaşama tercihi, özellikle de duygusal dünyamızın hiçbir endişe taşımadığı bir güven duygusu, biz isteyelim istemeyelim, özünde uyumu, belli ölçülerde bir uzlaşmayı, öteki adıyla ölümü içinde taşıyacaktır. #242169634 Çevremizle tamamıyla uyum içinde yaşayabilir miyiz? İnsan sürekli başkaldıran, değişen ve değiştiren bir canlı değil midir? Değişim karşısında bu kadar ayak diretmemiz insan doğamıza aykırı değil mi? Değişim korkutucudur evet ama değişim büyümenin ön koşulu değil midir bir yandan da? “Zihinsel çok yönlülüğün değişim, tehlike ve belanın telafisi oluşu, gözden kaçırdığımız bir doğa yasasıdır. Çevresiyle kusursuz bir âhenk içinde yaşayan bir hayvan, mükemmel bir mekanizmadır. Alışkanlık ve içgüdü çaresiz kalmadıkça doğa zekâya asla başvurmaz. Değişimin ve değişime gereksinimin olmadığı yerde akıl da yoktur. Yalnızca çok çeşitli ihtiyaçları ve tehlikeleri karşılamak zorunda olan hayvanlar zekâdan paylarını alırlar.” #40226152 İnsan, 'ben artık oldum ve tamamım, değişime ihtiyacım yok' diyebilir mi hayatının herhangi bir anında? Demeli mi? Tüm isteklerimizi elde edebileceğimiz bir zaman olabilir mi gerçekten? Madem tüm isteklerimizin olamayacağının farkındayız, beyhude bir çabayla bu isteklerin peşinden gitmemiz gerekir mi? İstekleriyle gerçeği örtüşen insanın öyküsü bitmiştir. #242380771 O halde karar verildi, hayatı seyretmek yerine yaşamak gerekiyor. Peki ama bir hayat nasıl yaşanır?
Oblomovİvan Gonçarov · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202149,8bin okunma
·
869 Gösterim
3 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
“İstekleriyle gerçeği örtüşen insanın öyküsü bitmiştir“ Bunu duymaya ihtiyacım vardı. Teşekkürler
Ahmet Taha
Gönderi Sahibi
Rica ederim. İnsanın Acısını İnsan Alır da çok beğendiğim bir kitaptır, önermiş olayım.
Çok güzel bir inceleme olmuş. Alıntılar da ne güzel, cuk oturmuş. Emeğinize sağlık gerçekten :) 🙏🏻👌🏼
Ahmet Taha
Gönderi Sahibi
Çok teşekkür ederim
Kitapları okumayı erteleyerek bizi böyle incelemelerden de mahrum bırakıyor oluyorsunuz Ahmet Bey. 😁 Bence öyle bir inceleme olmuş.
Ahmet Taha
Gönderi Sahibi
Çok teşekkür ediyorum. Bazı kitapları okumayı çok fazla erteliyorum evet, hep bu Oblomovluk'tan =) Üzerine düşsem daha uzun ve dolu bir inceleme yazabilirdim, notlarıma yazıp incelemeye katmadığım çok fazla şey var. İnceleme gözümde büyüdüğünden (kitabı okumamın üzerinden bir aydan fazla zaman geçince) bu haliyle paylaşayım artık dedim, biraz yarım bir yazı gibi oldu.