Doğdukları topraklardan ayrı düşenlerin anılarına yolculuğa bir davetiyedir bu inceleme.
Lozan Mübadilleri Vakfı ve Istos Yayın’ın ortak çalışması olan Hasretin İki Yakasından Mübadele Öyküleri kitabı ne yazık ki sınırlı sayıda basılıyor. Bu nüshaların çoğu da mübadillerin aileleri tarafına iletiliyor. Bense, bu çift dilde hazırlanmış derlemeyi, benzer bir içeriğe ve aynı konuya sahip olan, ülkemizde çok sevilen bir yayınevinden(nasipse çıkacak) ve Yunanistan’da yaşayan bir tarihçi bir arkadaş ile birlikte, dünyalar tatlısı editör grubumuzla çalıştığımız başka bir derleme eser için ilham kaynağı olması bakımından tüketmeyi uygun buldum. Kitabı, sağ olsun yıllardır aradığım her kaynağı benim için bir şekilde bulan canım sahafım Ufuk Bey, yoğun araştırmaları sonucunda elime ulaştırdı. Birkaç aydır kenarda okunmayı bekliyordu, fırsatını şimdi buldum. Hem Yunanca tarafından hem de Türkçe bölümünden takipli okuma yaptım ve bu başlı başına büyük bir keyifti.
Kitabın Türkçe bölümü 270 sayfadan oluşuyor. Bu sayfalarda 81 adet anılardan oluşan öyküye misafir oluyoruz. Mübadele döneminin çeşitli evrelerinde, mağdur ruhların hatıralarına, bazen çocuklarına aktarımlarına bazen de sonraki kuşaklara anlatılmış acılara tanık oluyoruz.
Türk-Yunan mübadelesiyle ilgili bilgi sahibi olmayanlar için, basitçe bir altyapı oluşturmak gerekirse-ki kitabı okumak isteyenler için bu gereklidir diye düşünmekteyim-konuya yüzeysel de olsa bir geçiş yapmak isterim. Mübadele süreci 1923 tarihli Lozan Anlaşmasının imzalanmasıyla resmiyet kazanıyor. Bu anlaşmanın bir parçası olan Türkiye-Yunanistan arasında “mübadele maddeleri” iki ülke tarafından imzalanıp kabul edliyor. Bunun neticesinde Yunanistan topraklarındaki “Türk” ve Türkiye topraklarındaki “Yunan” nüfusunun zorunlu olarak karşılıklı “nüfus” değişimi uygulanmaya koyuluyor. Sonrasında iki ülke arasında büyük çapta bir göç yaşanıyor. Göç safhası ve sonrası için iki ülke de birçok birim kuruyor ve çeşitli düzenlemeler yapıyor. Bu konu hakkında detaylı bilgi edinilebilinecek kaynaklar:
* Mübadele
* Nüfus Mübadelesi
* Egeyi Geçerken
* Mübadele- İsmail Beşikçi
*Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi ve Sonuçları-Yücel Bozdağlıoğlu
*Yunanistan’dan Türkiye’ye Mübadele-Niyazi Berkes
*Türk Yunan Nüfus Mübadelesi Hakkındaki Araştırmalara Bir Bakış- Fahriye Emgili
* Atatürk'ün Not Defterleri
*İnsan ve Mekan Yüzüyle Mübadele, 1923’ten Bugüne Zorunlu Göç-İhsan Tevfik
*Kavala’da Son Türk- Yavuz Başarır
*New Critical Approaches to the Greek Turkish Population Exchange- Onur Yıldırım
*The Exchange of Populations between Greece and Turkey- Raoul Blanchard
*Η ΑΝΤΑΛΛΑΓΗ ΠΛΗΘΥΣΩΝ ΤΟΥ 1923- Emine Yeşim Bedlek
Kitap boyunca buram buram anılarla dolu yaşam öykülerine konuk olurken; savaşın tek bir kazananı olduğunu çok iyi anlıyorsunuz: Emperyalizm. Doğdukları, atalarının yaşamlarını sürüp gömüldükleri yerlerden ayrılmak zorunda kalan insanların, tarafı-kökeni ne olursa olsun, yaşadıklarına üzülüp, empati yapıyorsunuz. Bu işin bir tarafı olabilir mi? Değişen dünya düzeni, birbirine giren devletler, bazen şahlar, bazen piyonlar, bazen eller, bazen maşalar… Tüm bunların sonucunda hayatta kalmaya çalışan halklar…
Savaşlar ve savaş sonrası sonuçlarla baş etmeye çalışan, en çok mağdur olan halk oluyor; daima. Bu karmaşanın kazananı filler oluyor; emperyalist ve kapitalist sistem, sömürgecilik için yanıp tutuşan “büyükler” ve son olarak da milliyetçilik akımı. Zorunlu nüfus değişiminin sonuçlarıysa, vatan dediği topraklara hasret kalan, iki arada bir derede nefes almaya çalışan insanların, yarının ne getireceği kaygılarıyla dolu yıllarla ömürlerini tüketen binlerce insan oluyor. Gittikleri yerlerde yabancı olarak görülüp “gavur” veya “Türkofon” olarak damgalanan bu insanlar, mallarını kaybediyor, başka topraklara gönderilmek için bindirildikleri gemilerde, yaya olarak gidilemeyecek yollarda canlarını bile… Türk-Yunan ilişkilerinin 1993’te düzelmeye başlamasına kadar vatan hasretiyle yanıp tutuşan pek çok mübadil, gözleri açık bir şekilde hayatlarına veda ediyor. İçlerinde taşıdıkları ukde, onlara hayatları boyunca eşlik ediyor. Kiminin şanslıysa kendi, kiminin çocukları veya torunları; doğdukları toprakları, bu düzelen ilişkiler sonrasında, ziyaret edebiliyor. İşte ben de bu ziyaretler sırasında gerçekleşen bir tanışmayla dünyaya gelmişim. Kişisel olarak bir bağım var bu yüzden bu dönemle. Beni dünyaya getiren bir taraf, bir kolu İstanbul-Fener, bir kolu Ayvalık sakini olup mübadelede Yunanistan’a göç etmiş bir Rum çocuğu. Diğer tarafımsa Arnavutluk topraklarına yüzyıllar önce iskan ile yerleştirilmiş ve mübadele öncesinde Türkiye’ye göç etmiş bir Türk çocuğu. İki tarafın da anılarına, geçmişlerine, dostluk-düşmanlık yüklerine doğuştan hak kazanmış oluyorum. Belki de bu benim, mevzuya objektif yaklaşmama da katkı sağlayan bir detaydır, bilemiyorum. Fakat bir dilimde buluşmuş olunmasına da gerek yok. Çünkü aslında anlayabilmek için o kadar ortada ki her şey!
Anadolu çok zengin bir coğrafya insanlık tarihinden beri. Pek çok uygarlığa ev sahipliği yapmış, çeşitli halklara kucak açmış bu topraklar. Rum denilen ve şimdilerde Yunanistan sınırlarında yaşamakta olan halk, yüzlerce yıl Karadenizde, Güneydoğuda, Trakyada, Egede yaşamış, serpilmiş ve başka halklarla da karışmış. Bizans imparatorluğuna ve daha öncesine de dayanan kökleriyle yaşamlarını sürdürmüşler. Antik Yunan döneminden, Bizansa oradan Osmanlı İmparatorluğunun çatısı altında kültürel varlıklarını sürdürmüşler. “Rum” dediğimiz tabir “Anadolulu” demektir. Kelimenin kökenleri, eski Bizans kaynaklarında, Kaşgarlı Mahmud’un Divani Lügatit Türkünde, Osmanlı Dönemi yazılı kaynaklarında da karşımıza çıkıyor. Bizans döneminde özellikle “hristiyan Roma vatandaşı” nı tanımlamak için kullanılırken, Selçuklu döneminde Divanı Lugatit Türk eserinde 11. Yüzyılda “rum” sözcüğü aynı anlamı karşılıyor. Osmanlı dönemindeyse kapsamı genişleyerek hem Yunan hem de hristiyanları tanımlayacak halini alıyor. Bu kaynaklarda rumlar, Bizans imparatorluğundan miras olan halk biçiminde karşımıza çıkıyor.
Türklerse Orta Asya’daki binlerce yıllık derin varlıklarını 11. yüzyılda(1071 Malazgirt zaferi ile ispatlayabildiğimiz noktayla resmi başlangıç) anadoluya hakim olmanın adımını atıyorlar. Osmanlı imparatorluğunun genişlemesiyle birlikte, anadolunun yanında balkan topraklarına da sahip olunuyor. İskan politikasını uygulayan Osmanlı, anadolunun farklı yerlerinden türkleri, günümüzde ulus devletleri halini almış (Yunanistan, Makedonya, Bulgaristan, Arnavutluk, Bosna, Karadağ, Sırbistan sınırları içinde yer alan) topraklara yerleştiriyor. Buraya yerleşen türkler yüzyıllarca bu toprakları benimsiyor ve diğer kültürlerle kaynaşıyor. Bahsettiğimiz halklar haricinde, multikültürel çeşitliliğin içinde olan her bir mozaik parçasını unutmamak gerek: Lazlar, çerkezler, arnavutlar, museviler, kürtler, araplar,müslümanlar, hristiyanlar… Çok uluslu devletlerin halklarının birlikte yaşayabildikleri, çoğunlukla huzur ve hoşgörü içinde olabildikleri dönemler bu dönemler. Yemekler benziyor, şarkılar paylaşılıyor, gelenekler karışıyor, kız alınıyor-kız veriliyor… 19. yüzyıl değişen dünya koşulları, politik tutumlar, pompalanan akımlar ile, Balkanlar ve Anadolu sakinleri de; dünyayı saran bu “açgözlülük” yağmurundan nasibini alıyor. 20. yüzyılın başlarında kopacak olan kıyametin ayak sesleri, bu dönemin son günlerinde duyulmaya başlıyor.
Mübadele süreci, savaş sonrası şekillenen ulus devlet anlayışının hakim olduğu “yeni dünyanın” “yeni bir getirisi” olarak devreye giren düzenleme ile başlamış oluyor. İşte o kozmopolit yapı, çatlaklara dayanamayıp patlıyor. Ulusların bağımsızlıklarını kazanmasıyla “azınlık” ve “yerli” sınıfları arasındaki fitil ateşleniyor. Çıkarlar, insanoğlunu yine insanlıktan çıkarıyor bu aşamada. Düzenleme öncesi tarafların insanlık suçuna varıncaya kadar eylemler gerçekleştirdiğine tarih şahit oluyor. Mübadele ise, bu çalkantının önüne geçmek için bir zemin hazırlıyor. Elbette, yazılıp çizildiği gibi, teoride olduğu gibi kolayca gerçekleşmediğini, bu mübadil öyküleriyle daha iyi anlayabiliyoruz. Göçmenler, yeni yerleşim yerlerinde alışık oldukları yaşam biçimlerini sürdürmeye çalışırken bir yandan da yerel kültürle uyum sağlamak zorunda kalıyorlar. “İki arada bir derede” demiştim ya! Hah! Tam olarak bu. Süreç, birçok aile ve bireyleri için travmatik ve zorlu getirilerle işliyor. Yerel kültürlerin ve geleneklerin kaybolması, zorunlu göçmenlerin yaşadıkları kimlik karmaşaları, daima dışlanan bir “tarafın” olma hali, karmaşık toplum dinamikleri bu dönemin sonuçlarından oluyor. Yeni doğan kültürel çatışmalar, yepyeni toplum yaşayış biçimleri, zaten karışık olan ortamın tuzu biberi oluyor. Bu süreçten iki devlet de eşit miktarda etkileniyor.
İşte, “Hasretin İki Yakasından Mübadele Öyküleri” derlemesindeki anılar, hem göçmelerin yaşadıkları zorlukları hem de iki toplumun birbiri üzerinde yarattığı etkileri gözler önüne seriyor. Her iki ülkenin de toplumsal yapısını derinden etkilemiş olayın iç yüzünden kesitleri ve daha onyıllarca sürecek olan sosyolojik değişimlerin etkilerini daha iyi anlamlandırabilmek için, çok kıymetli bir kaynak. Edebiyatın ve tarihçiliğin bu yönüne bayılıyorum!
Dönemin izlerini görebilmemiz için, tarihsel belleği korumak, eksik veya yanlış bilinenleri değiştirmek, bu karmaşık sürecin anlaşılmasına katkıda bulunmak için hatıralarından kesitler paylaşmış olan her mübadil ve ailesine saygılarımı, sevgilerimi ve minnetimi sunarım. Bu derlemeyi okurlarıyla buluşturan Lozan Mübadilleri Vakfı ve Istos Yayın’a da kendi adıma teşekkür etmek istiyorum. Hepsinin sayesinde, kendi alanım için muazzam bir destek, çeviri çalışmam için duygusal motivasyon, yaşamım için ilham buldum. Üstelik bir akraba bağı da yanında bonus olarak geldi. Umarım defalarca kez baskı görür, 9 yıllık sessizliğin ardından bu nadide eser.
Güncel araştırmalarım sonucunda net üzerinde ve piyasada eserin yüksek fiyata ve sınırlı adette olduğunu gördüm. Yeniden baskı alması için de bir habere ve veriye ulaşamadım. Fakat kitabın da ilgilileri tarafından okunmasını derinden arzuluyorum. Bu yüzden elimdeki baskıyı tarayıcıdan geçirip PDF döküman haline getireceğim. Okumak isteyenler olursa, seve seve ulaştırırım.
Son olarak en etkilendiğim hikayelerden biri olan “Pembe Sardunya”nın asil kahramanı Zehra Hanım’a beni ağlattığı için teessüflerimle, umarım cennetinizde kendi bahçenizden çiçeklerle çevrilisinizdir.
Tüm mübadillere tekrar saygılarımla.
Ek Notum:
Küçük Asya der o, Rumeli der öbürü, adalar senindi bizim oldu, bizimdi sizin oldu… Ne fark eder?
Yunan çeteleri Türklere, Türk çeteleri Yunanlara eziyet etmiş ve yıldırma politikası izlemiştir. Tarihin değiştiremeyeceğimiz çirkin taraflarına dair örneklerdendir. Mühim olan bu iki birbirine toleransı yüksek ve sevgisi bol halkların, kimlerce ve ne amaçlarca düşman edildikleridir. Günümüz coğrafyasının, günümüz sorunları için aydınlatıcı olmasını umarım.
-Hem Türk Hem Yunan Bir Kız
-Μισή Τουρκάλα, μισή Ελληνίδα
buram buram emek, duygu, içtenlik olan bir inceleme... gerçek tarih sıradan insanların tarihidir ❤️❤️ emeğine, ilgine, titizliğine ve bilgine sağlık beybimm❤️❤️