Kitaptan bahsetmeden önce biraz yazardan bahsetmenin daha faydalı olacağını düşünüyorum, özellikle bu kitap için. Kate Chopin, 1850 doğumlu, Amerikan (anne ve baba tarafından kısmen Fransız ve İrlandalı), feminist bir yazardır denebilir özetle. Özellikle Fransız ve oldukça açık görüşlü olan anneannesinin görüşleri etkisiyle büyümüş ve bu görüşler feministliğinin oluşumunu şekillendirmiş. Kate Chopin, ciddi anlamda yazın kariyerine aslında eşinin ölmesi ve arkasında kendisine yüklü bir borç bırakmasıyla başlamış. Uyanış ise, 1899’da basılmış ilk romanı. Diğer öykü ve romanlarında da bu kitapta olduğu gibi bağımsızlık özlemi çeken, erkek hegemonyasını sorgulayan, güçlü, sorgulayıcı ve çok bariz bir şekilde feminizm bayrağını taşıyan kadın baş karakterlere yer vermiş. Fakat o yıllarda yazılarının kıymeti anlaşılamamış ta ki 1970’li yıllarda feminizmin yükselmeye başladığı zamana kadar. 1904 yılında vefat etmesi ve bu başarıyı hayattayken tadamamış olması ise biraz buruk bir hayat gerçeği.
Ve gelelim, birçok güçlü kadın karakterin bir nefes üfleyerek oluşturduğu bu kitaba… Kitabın arka kapağında baş karakterimiz olan Edna Pontellier ile Madam Bovary arasında benzerlik olduğu söylenmiş olsa da, iki kitabı da okuyan biri olarak ben bu ruhu pek yakalayamadım maalesef. Burada benzerliğin aslında karakterlerde değil, kadın karakterlerinin erkek hegemonyasına karşı çıkması, bu ataerkil düzen içinde kim olduğunu bulmaya çalışması ve keşfetme süreci, hayatı kendi ilke ve prensipleriyle yaşama arzusu gibi, aslında kurgunun şekillenmesini sağlayan çerçeveler olduğunu söylemek daha mümkün. Fakat baş karakterlerin, yani Madam Bovary ve Edna Pontellier’in bence karakter ve ruh açısından başka başka insanlar olduğunu görmek mümkün. Madam Bovary, eşini en başından sevmeyen, aslında bu “kendi rotasında ilerleme” yoluna biraz da içinde bulunduğu koşullardan mutsuz olarak, hayıflanarak, hayattan bir sıkkınlık duyarak girmiş bir karakter. Edna ise bana okurken aynı iç bunaltıcılığını taşıyor hissini vermedi. Aslında mayasında olan ama hayat koşulları nedeniyle keşfedemeyen, toplumsal baskılardan bir nebze sıyrılınca, bir aşkla özüne dönünce kendini yeniden tanımaya başladığını, toplumsal kurallardan yavaşça soyunduğunu görebileceğimiz bir karakter. Madam Bovary içindeki yangın için aşkı arıyordu aslında, ama Edna için aşk daha çok o yangına ulaşmasını sağlayan bir araç oldu. bir Yani aslında Madam Bovary deredeki her kayaya, her taşa çarpa çarpa hızla akıp giden bir suyla Edna bana daha sakin, usulca yolunu bulan bir suymuş gibi geldi diyebilirim. Okurken bu yüzden Madam Bovary’den ziyade Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku kitabının Müzeyyen’ini anımsattı bana. Yazarın bu kitabı okuyup, Edna’dan esinlenip esinlenmediğini bilmek isterdim. Bir diğer yandan o sessizce sorgulayan ve hayatı kendi gözleriyle, başkalarının bakış açısı olmadan algılamaya çalışan haliyle de Anna Karenina’yı (en en en sevdiğim karakter) anımsadım ve bu bile bu kitabı çok sevmem için çok yeterli bir sebep. Özellikle “çocuklarım için her şeyden vazgeçebilirim ama kendimden vazgeçemem” sözünde nedense o bağı çok derinden hissettim ikisi arasında. Sanırım feminist, güçlü, hayata kendi gözleriyle bakmak için çabalayan her kadının, aynı korkunç patriyarki ile savaşmaktan olsa gerek, ister istemez ortak noktaları oluyor. Kitap karakterlerinde bile bunu okumak fazlasıyla mümkün.
Şimdiden keyifli okumalar dilerim,
Kitaplarla kalın.