·248 syf.··Beğendi
···Okunma: 08 Aralık 2017 01:00 Daha önce yazılmış incelemelerden de gördüğüm kadarıyla herkeste farklı duygular uyandırmış Kuşlar Yasına Gider. Her kitap öyledir aslında. Jane Austen; "Kitaplar, ah! Eminim ki aynı şeyi okuyup aynı şeyi hissetmiyoruz." derken de bundan bahsediyordu tabii. Kuşlar Yasına Gider de kimisi için bir baba-oğul romanı, kimisi için yolculuk romanı, kimisi için pişmanlıklar romanı olmuş. Benim için de en ‘iğde kokulu’ romanı oldu sevgili Toptaş’ın. Çok ilginçtir, şuana kadar okuduğum kitaplarının içinde ‘iğde’ kelimesi geçmeyen tek kitap olmasına rağmen.
Her ne kadar büyükşehirde büyümüş olsam da, hiçbir zaman şehirde bayram geçirmedim ben. Her arife günü köye varıp cümle kapısından içeri girip yan yan çıktık merdivenleri. Her bayram sabahında, kuzinenin yanındaki yerimizi alıp ettik maaile kahvaltımızı. Her bayram akşamı, romanda ismi bolca zikredilen tüm o dayılar, amcalar, teyzeler, halalar doluştu bir anda salona. Kimisi yerde otururken, kimisi dağlara sırtını verip pencere önüne oturdu. Bütün o sohbetlere tanık oldum her defasında. Hiçbirini tanımadığım insanların düğünleri, ölüleri, küsenleri, kavuşanlarına üzülüp/sevindim kendimizdenmiş gibi. Bütün o sürekli boşalıp dolan bardakların arkasında, oturacak yer kalmadığında kapı ağzında, kimin ne söylediğini anlayamadığım o gürültünün arasında sinirlenecek gibi olurdum oradakilere. Ama sonra bir kelime gelir bulurdu kulağımı, daha önce hiç duymadığım, ne yazım kılavuzunda ne de bir sözlükte karşıma çıkmayacak bir kelime. Küçüklüğümden beri, sözlük-yazım kılavuzu karıştırmaya çok meraklı olan bana göre oradakiler tarafından hemen o anda uydurulmuş gibi gelirdi o kelime. Tüm misafirler gittikten sonra babaannemin yanına oturur sıralardım her bir kelimeyi tek tek. “Babaanne, ‘uyku semesi’ ne demek, babaanne ‘subasman’ ne demek, babaanne ‘gocuk’ ne demek” diye diye tüm akşamı yeniden anlattırırdım ona. Hiç de kızmazdı. Tek tek açıklar, açıklayamadığı yerde de babam yetişirdi imdadına. En sevdiğim ders olurdu benim için de o an. O kelimeler çocukluğumun, aileme, köyümüze bağlılığımın simgesi gibi gelir bana hep. Ailemin yanındayken pek kullanmazdım bu kelimeleri. Onlardan duydukça yetiyormuş demek ki. Oysaki ne zaman onlardan uzağa geldim; en sık kullandığım kelimelere dönüştüler. Bir şekilde o günleri yâd etmek gibi. Ama elbette, Türkçemizin zenginliği sağolsun; her yöremizin kendince biçilmiş, şekillenmiş kelimeleri/deyimleri var. Çoğu kişi anlamaz bu yüzden neyden bahsettiğimi. Oysaki bu kitap; benim için o köprüyü sağlamlaştıran, beni kendi köklerime daha da bağlayan bir aracı oldu.
Bütün o kalabalık, bizi muhattapsız bırakmayan eş-dost-akraba ne kadar önemliymiş meğer. Ne kadar uzağa gitsen kendinle taşıyorsun onları; bir parçan hep orada kalıyorsa, onlardan bir parça da seninle geliyor. Bu kitap ki bu bağlılığı en yalın haliyle sunuyor önümüze. Minnet duymalıyız bence. Aslında Hasan Ali Toptaş kitaplarında önplanda olan konunun dil olmasını çok sevdiğimi söylemiştim defalarca ama bu defa; tam tadında tam kıvamında olmuş bence böylesi.