İnsanlar doğar, büyür, uzun yada kısa süren bir vakitten sonra hayatı nihayete erer. "Âdem" olanın kaçınılmaz mukadderatı ve yazgısıdır bu.
Yaşam dediğimiz bu süreç bazıları için sadece dünyanın zevk ve acılarından ibaretken, bazıları için çok daha derin bir yolculuk ve mâna arayışıdır.
Lev Tolstoy işte bu arayışı ve varoluşsal sancıları yaşayan insanlardan biri. Diğer eserlerine de yansıyan bu anlam arayışı bir bütün hâlinde bu eserinde kemâle ermiş bence.
Tolstoy inancına, yaşamın mânasına dair çocukluğuna uzanan bu yolculuğu tüm samimiyeti ve şeffaflığıyla kaleme almış. Ortodoks inancının hakim olduğu bir ortamın içine gözlerini açan ve bu inanç doğrultusunda eğitim gören yazar 18 yaşından sonra, yaşadığı dinî inanç sistemini sorgulamaya başlar. Bu sorgulayış ve arayışı zaman zaman ciddi bunalımlar ve buhranlar yaşamasına neden olsa da Tolstoy bu çileli yolculuktan asla vazgeçmez.
Bu süreci anlatırken "Hayatım durma noktasına geldi. Nefes alamıyordum, yiyemiyordum, içemiyordum, uyuyamıyordum. İçimde hayata dair hiçbir istek yoktu." der ve içinde hissettiği boşluğu bu şekilde ifade eder. Yaşadığı tüm mantıksal ve duygusal evreleri, değişimleri gayet açık ve cesaretle kaleme alan yazar sonuç olarak
"Tanrı, hayatın ta kendisidir. Tanrı 'yı arayarak yaşa, çünkü onsuz yaşam mümkün değildir. Böylece içimde, etrafımda yanan en büyük ışık parlamaya başladı; o zamandan beri de beni terk etmedi." diyecektir.
Eseri Tolstoy'un düşünce dünyasını, edebî üslûbunu zaten çok beğenen biri olarak büyük bir keyifle ve ilgiyle okudum.
Tüm yolculuğu boyunca yaşadığı her hâli kâlbimde hissederek ve çok duygulanarak yaşadım.
Okumak isteyenlere şimdiden keyifli okumalar diliyorum.
İtiraflarım